Friedrich nietzsche

 
Yeni Terim Eklemek İçin Tıklayın
Bu terime yüklediğiniz anlamı bizlerle paylaşın.   lynx
"Friedrich nietzsche" Terimine Yapılan Yorumlar
Bu terim 10611 kere okundu ve 56 yorum yapıldı. Terime Yorum Yaz
25.04.2007 18:32:01
Tanrıyı reddeden sınırı aşmış bir filozof.
Peki onun tanrısı ne ya da kim?!
Hayata nasıl tutunabiliyor?
İmza:Merabayın. Terime yorum yaz
02.05.2007 12:51:01
Hiçligin yazarı ; der ki Yalnızlığın bittiği yerde başlar pazaryeri; ve pazaryerinin başladığı yerde başlar büyük oyuncuların gürültüsü ve zehirli sineklerin vızıltısı.

Bir köle misin? O halde bir dost olamazsın. Bir tiran mısın? O halde dostların olamaz.

Günde on kez yenmelisin kendini; bu iyi bir yorgunluk verir ve gönlüne afyon gibi gelir.

Sevmek ve yok olmak; beraberdir ezelden beri. Sevme istemi, ölüme de istekli olmak demektir bu. Budur sözüm, siz korkaklara

Aşkınla git yalnızlığına ve yaratışınla git, kardeşim; adaet, ancak çok sonra aksayarak gelecektir arkandan.

...bir hazdır ağrı da, bir kutsamadır lanet de, bir güneştir gece de - çekip gidin ya da öğrenin; bir bilgedir deli de... “

Hayat ve erdem arayışınız için bir tavsiyedir okuyun ,yadsımayın,özümseyin kendinizi…
İmza:naif Terime yorum yaz
02.05.2007 13:54:01
Üst-insan

Üst-insan, (Almancası Übermensch) Nietzsche'nin geliştirdiği, yapıtlarında kullandığı ve özellikle Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabında açık bir şekilde tanımladığı felsefi terimlerden birisidir.Nihilizm ve güç istenci kavramlarıyla ilişkili bir kavramdır.

Yeryüzünün anlamı olacak üstinsan! Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz edenlere ! der Nietzsche.
Bu deyiş onun üst-insan kavramının anlam katmanlarından birini gösterir diyebiliriz.Bu da Nietzsche'nin dinsel düşünüşe yönelik itirazından ileri gelir.
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
02.05.2007 13:55:01
Bengi dönüş

Nietzsche'de bengi dönüş, ancak tanecik fiziği ve olasılık denklemleri ile anlaşılabilir. Temel ilkesi herşeyin daha önce defalarca kez yaşandığı ve yaşanmaya devam edeceğidir. Bir çeşit ölümsüzlük olarak düşünülebilir.
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
02.05.2007 13:55:01
Perspektivizm

Perspektivizm, türkçe anlamı bakışaçıları çokluğu anlamına gelen kelime.

Friedrich Nietzsche'nin felsefesinin genel olarak yöntemsel konumunu göstermektedir bu kavram. Buna göre yaşam, ancak perpektifler çokluğuyla anlaşılabilir ve değerlendirilebilir. Tek bir bakış açısı ve tek bir perspektif her zaman sorunludur ve her bakış açısı da zaten kendi sınırlılıklarıyla belirlenir. Perpesktivizm, bu sınırlılıklar dolayısıyla bakış açıları çoğulluğunu önerir.

Nietzsche'ye göre, gerçeklik, yalnızca bir takim yorumların gerçekliğidir, yorumsuz ya da yorum-dışı bir gerçeklik sözkonusu olamaz ve bundan dolayı perspektivizm gerçekligin çoklu kavranışı olması bakımından gereklidir. Perspektivizm, Nietzscheci anlamda metafizik olmayan bir felsefe yöntemdir.

Daha sonra bu düşünce Michel Foucault ve diğer postmodern düşünürlerce kullanılacak ve geliştirilecektir.
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
02.05.2007 18:15:01
Nietzsche Ağladığında

Nietzsche Ağladığında (özgün adı: When Nietzsche Wept) Irvin D. Yalom tarafından yazılmış bir romandır. Ümitsizliği konu alan bir düşünce romanıdır.

Nietzsche'nin hayatını ve düşüncesini, psikanaliz ile harmanlayarak anlatan bir romandır. Romanın ortamı psikanalizin doğumu öncesinde olan 19.yüzyıl Viyana’sıdır. Büyük bir başarı yakalayan eser birçok dile çevrilmiştir. Türkçe baskısı Ayrıntı Yayınları tarafından yapılmıştır.
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:46:01
90 Dakikada NIETZSCHE

Friedrich Wilhelm Nietzsche 15 Ekim 1844’te Sachsen’in Prusya hakimiyeti altında bulunan bölümündeki Lützen’e bağlı Röcken’de doğdu. Ailesi dindar ve lüteriyen bir küçük esnaf ailesiydi. Soyunda başka bir çok meslekten de olmak üzere şapkacılar ve mezbahacılar da vardı. Ancak büyük babası ve babası devlete sadık ve pietist rahipler olmuşlardı. Nietzsche’nin babası, Prusya kralı IV. Friedrich Wilhelm’in sadık bir hizmetkârıydı. Bu nedenle, ilk oğlu kralın yaş gününde dünyaya gözlerini açtığında, başka bir isimle vaftiz edilme şansı hemen hemen hiç yoktu.
Bahsi geçen bu üç adamın hepsinin da aklını yitirmiş olması tamamen anlamsız bir rastlantıdan başka bir şey değildir. İlk önce babası Friedrich Ludwig öldü. -yıl 1849. Otopsi sonucunda -beyin yumuşaması- teşhis edildi. Sözüm ona beyninin bir çeyreği -yumuşamış- idi. Tıpta bu tür teşhisler artık geçerli olmamakla beraber, Nietzsche’nin saygıdeğer biyografları, Nietzsche’nin deliliğini babasından almadığından eminler.

Nietzsche’nin çocukluğu Naumburg’ta, -iffetli kadınlarla- dolu bir evde geçti. Bunlar annesi, kız kardeşi, anneannesi ve evde kalmış biraz deli iki teyzesiydi. Belli ki kadınlarla çok erken yaşta yaşadığı bu deneyimler Nietzsche'’in hayatında izler bıraktı, çünkü biyografisi teyzelerinin yaşantısını yansıtan karakteristik izler tekrarladı durdu. 13 yaşındayken o dönemim her üst düzey yatılı okuluyla yarışabilecek denli iyi ve tanınmış bir eyalet okulu olan Pforta’ya başlar. Öğrenciler bu okulda salt yaramazlıklar yapmanın dışında gerçekten de bir şeyler öğreniyordu. Büyük oranda dindar ve şımartılmış terbiyesinin bir ürünü olan Nietzsche okulda -küçük Protestan papazı- diye çağrılıyordu ve kendisi derslerinin en başarılı öğrencisiydi. Gelişmekte olan dahiliği günün birinde kendi aklını kullanmasına yol açtı. On sekiz yaşına geldiğinde inancından şüphe etmeye başlar.

Nietzsche’nin keskin zekâsı, içinde yaşadığı dünyanın çelişkilerini görmezlikten gelmesine engeldi. Muhtemelen, başkalarıyla fikirlerini paylaşmıyordu; bu durum, daha sonraları da kesinlik kazanacağı gibi, kendisi için tipik bir davranıştı. Nietzsche kendi yolundan gitti ve yaşayan (veya ölü) hemen hemen hiçbir tinin kendisini etkilemesine izin vermedi.

Nietzsche on dokuz yaşına geldiğinde, papaz olabilmek için Bonn Üniversitesinde ilâhiyat ve klasik filoloji öğrenimine başlar. Zaten hayat akışı çok önceden -iffetli kadınlar- tarafından plânlanmıştı. Ancak Nietzsche daha şimdiden huzursuzdu: Bilinçsiz bir isyan dürtüsü kişiliğine etki etmeye ve onu değiştirmeye başlar. Bonn’a geldikten kısa bir süre sonra o münzevi okul delikanlısı neşeli ve taşkın ruhlu bir üniversite öğrencisinin en iyi örneklerinden birine dönüşür. Herkesin giremediği özel öğrenci birliklerine girer, arkadaşlarıyla içki içmeye başlar ve öğrenciler arasında yapılan eskrim düellolarına katılır. Kaçınılmaz olarak bir düelloda yara alır ve ritüel gereği düelloya hemen son verilir. Burnunun üstündeki küçük dikiş izi o günlerden kalmadır. Ne yazık ki bu yara izi daha sonraları gözlüğünün altında gizlendi. Ama bu sadece küçük bir ara piyesti.

Nietzsche aynı dönemde şu sonuca vardı: -Tanrı öldü.- Tatilde eve döndüğünde dini ayinleri katılmayı reddederek, bundan böyle asla bir kiliseye adımını atmayacağını açıklar. Bir sonraki yıl üniversitesini değiştirerek Leipzig’e yerleşir ve ilâhiyat eğitimine son vererek klasik filoloji üzerinde yoğunlaşır.

Nietzsche Leipzig’e Ekim 1865’de varır. O ay yirmi bir yaşına basar ve hayatı üzerine daha sonra etki edecek iki olay yaşar. Önce, ziyaret ettiği bir genelevde, daha sonraları zihinsel bulanıklığına neden olacak frengi mikrobunu kapar. Görünüşe göre - böyle şeyleri hissetmek mümkünse eğer - Nietzsche birkaç genelev ziyaretinden sonra kendisine frenginin bulaştığını fark etti. Göründüğü hekim kendisinden gerçeği gizler. (O dönemlerde bu adettendi, çünkü bu hastalık henüz tedavi edilebilir değildi - aynı ikiyüzlülükle günümüzde kanser hastalığına kılıflar uydurulmaktadır.) Bu olayın sonucunda Nietzsche’nin kadınlarla olan cinsel ilişkilerine bir son verdiği sanılmaktadır. Ancak felsefi yazılarında kadınlarla ilgili birçok yüz kızartıcı ve de faydalı kayıtta yer alır. -Kadınlara mı gidiyorsun ? Öyleyse kırbacını unutma.- (Belki de Leipzig’te çok özel türden bir genelevi ziyaret ediyor ve erkeklerin de oraya giderken yanlarına kırbaç almalarının adil olacağını düşünüyordu.)

Hayatını değiştiren ikinci olay, bir sahaf dükkânına dalışıydı. Nietzsche burada Schopenhauer’in -İstem ve Tasarım olarak Dünya- adlı eserine rastlar. Schopenhauer’in kıssadan hisse çıkaran üslûbu ve bulaşıcı karamsarlığı onu çok derinden etkiler: -Burada her satır vazgeçiş, yadsıma ve kabulleniş çığlığıydı; burada, dünyayı, yani yaşamı ve insan doğasını ürkünç bir muhteşemlikle gördüğüm bir aynaya baktım... Burada hastalık ve şifayı, sürgünü ve sığınağı, cehennemi ve cenneti gördüm.-

Şaşılası derecede kâhince olan bu duyumsamalar Nietzsche’yi Schopenhauer felsefesinin bir hayranı yaptı. Nietzsche’nin inanabileceği hiçbir şeyi kalmamıştı. Schopenhauer’in karamsarlığına (pesimizmine) ihtiyaç duyuyordu ve kendi doğasına tamamen uymasa da, onun dürüstlüğünü ve gücünü keşfetmişti. Pozitif düşünceleri bundan karamsarlığı ancak güçlü olduklarında yenebilirlerdi. İleriye doğru giden yol Schopenhauer’den geçiyordu. Ancak Nietzsche’nin düşüncelerinde en belirleyici olan şey, Schopenhauer’in istemin temel rolü ile ilgili tasarımıydı. Bundan yola çıkan Nietzsche, sonunda Güç İstemini geliştirdi.

1867'de Nietzsche bir yıllığına Prusya ordusuna çağrılır. Belli ki askeri yetkililer onun aşırı büyük boyutlu askeri bıyığından etkilendi, çünkü Nietzsche kendisini süvari topçu alayında bulur. Bu bir hataydı.

Nietzsche’nin kararlılığı büyüktü, ancak yapı itibariyle acıma duygusu uyandırabilecek denli yumuşak huyluydu. Ağır bir kaza geçirdikten sonra Prusyalıların geleneklerine uygun bir tavır sergileyerek, hiçbir şey olmamışçasına atını sürmeye devam eder. Ama asker Nietzsche kışlaya geri döndüğünde bir aylığına hastaneye yatırılır. Daha sonra gayet ve iyi niyetini ödüllendirmek için çavuş türbesine terfi ettirilerek evine gönderilir.

Bu arada tekrar Leipzig’te üniversiteye devam eden Nietzsche, son kırk yılda yetiştirdiği en iyi öğrencisinin Nietzsche olduğunu düşünen profesörünün takdirini kazanır. Ne var ki her geçen gün filolojiden ve hayatın gerçek ve acil cevap bekleyen sorunlarına karşı sergiledikleri kayıtsızlıktan dolayı filologlardan soğumaya başlar. Nietzsche’ye göre filoloji, -bir budala veya salak tarafından döllendirilen felsefe tanrıçasının bir hilkat garibesi- idi. Ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Kararsızlık ve çaresizlik içersinde bunalarak, kimya öğrenimi almayı ve -ilâhi kankan- dansını ve -sarı yavşan otu zehrini- denemek için bir yıllığına Paris’e yerleşmeyi bile düşünür. Tam bu arada, gizlilik içersinde Leipzig’te bulunan besteci Richard Wagner ile tanışma şansını elde eder. (Wagner yirmi yıl önce devrimci tahrikleri yüzünden sürgün edilmiş ve aşırı uçlarda seyreden siyasi görüşleri solda sağa kaymış olsa da, yetkililer sürgün kararını iptal etmişti.) Wagner, Nietzsche’nin babasıyla aynı yaştaydı ve bizlere aktarılan kaynaklara göre ona şaşılası derecede benziyor olmalıydı. Nietzsche, bilinçsizce de olsa çaresizlikle bir baba figürü arıyordu. Şimdiye dek hiçbir meşhur sanatçıyı şahsen tanımamıştı. Aynı zamanda, tasarımları kendi tasarımlarına bu denli uyan hiç kimseyi de tanımamıştı daha önce. Wagner’le paylaştığı kısa bir süre içersinde Nietzsche onun Schonpenhauer’e olan derin sevgisini keşfeder. Wagner parlak bir filozof olan bu genç adamın kendisine duyduğu hayranlıktan etkilenir ve ortaya tüm hünerlerini döker. Bunun yarattığı etki zaman geçmeksizin tepkisini aldı ve Nietzsche’nin duyduğu hayranlık gittikçe derinleşti. Nietzsche en az operaları kadar ilginç ve sıra dışı olan bu büyük besteciden çok etkilendi.

Nietzsche iki ay sonra İsviçre’deki Basel Üniversitesinden klasik filoloji kürsüsünde profesör olmak üzere davet aldı. Henüz yirmi dört yaşındaydı ve doktorası bile yoktu. Filolojiye karşı geliştirdiği olumsuz düşüncelerine rağmen bu öneri kendisi için geri çevrilebilecek cinsten değildi. Nisan 1869’da Nietzsche Basel’de ki görevine başladı ve filoloji dersleri yanında felsefe dersleri de verdi. Yapmak istediği şey, her iki disiplini, yani estetiği ve klasik çağ öğrenimini birbirleriyle bağıntılı hale getirmek ve bundan hareketle, uygarlımızın zayıf noktalarını irdeleyebileceği bir alet geliştirmekti - daha mütevazı bir şey değil.

Kısa bir süre içerisinde üniversitenin yeni yıldızı oldu. Rönesans’ı tarihsel bir dönem olarak niteleyen ilk kişi olan büyük kültür tarihçisi Jacob Burchardt ile tanıştı. O, Basel’de ki profesörler arasında Nietzsche ile aynı tinsel seviyeye sahip olan tek kişiydi. Burchardt büyük bir olasılıkla, Nietzsche’nin hayatı boyunca saygı duyduğu tek kişiydi aynı zamanda. Eğer o dönemde, soğuk bir patrisyen olmasaydı, Nietzsche’nin hayatında pekala bir istikrar faktörü olabilirdi.

Ama zaten baba rolü etkisi, Nietzsche’yi istikrara kavuşturmanın ötesinde her şeyi yapan başka bir adam tarafından üstlenilmişti.

Basel kenti, Wagner’in, Liszts’in kız kardeşi, Cosima ile birlikte yaşadığı, Lutzern’e bağlı Tribschen’e sadece yüz kilometrelik bir uzaklıktadır. (Cosima o sıralarda henüz, Wagner ve Liszts’in ortak arkadaşı olan von Bülow adında bir orkestra şefi ile evliydi.) Kısa bir süre sonra Nietzsche düzenli olarak her hafta sonunu Vierwaldstätter gölünün kıyısındaki lüks villada geçirmeye başladı. Ne var ki Wagner’in hayatı sadece müzikal, duygusal ve politik açılardan bir operaya benzemekle kalmıyordu. Wagner hayatının, tüm fantezilerini sonuna kadar yaşamak üzere kendisine sunulduğunu düşünüyordu. Tribschen’deki yaşamı bir operanın sahneye konuluşuydu adeta ve başrolü kimin oynayacağı konusunda kimsenin bir kuşkusu yoktu. -Flaman tarzındaki- giysileriyle (-Uçan Hollandalı- ve Ruben’in maskeli bir baloya giderken giydiği kostümlerden harmanlanmış bir kıyafetti) Wagner paçaları dizlerinde biten siyah saten bir pantolonu, geniş şapkası ve rüküş bir şekilde bağlanmış ipek şalı ile tepelerini rokoko meleklerin süslediği pembe saten kaplı duvarlar boyunca yürüyerek, büstler, her zaman aynı motifli büyük boy yağlıboya tablolar ve kendi operalarının temsillerinden kalan gümüş kaseler arasında şiirlerini okurdu. Havada dolanan tütsülere sadece maestronun müziğinin eşlik etmesine izin veriyordu. Cosima ise hayat arkadaşının teatral uğraşlarında ancak hizmetçi kız rolünü oynayabiliyor ve bahçede gezinen ev hayvanlarının, ki bunlar parfümlenmiş kuzular, fiyonklarla süslenmiş kurt köpekler ve süs tavukları idi, çalınmamasına dikkat ediyordu. Nietzsche’nin nasıl olup ta bunların etkisi altında kalabildiğini anlamakta zorlanıyoruz. (Wagner’in bu özel zevkleri sürekli beş parasız kalmasına ve bir takım zenginler tarafından yardım almasına neden oluyordu. Bu zenginlerden biri de, devletin kasasından Wagner’e büyük meblağlar aktaran Bavyera Kralı II. Ludwig’ti.) Wagner’in ikna yeteneğine denli büyük ve cazibesinin de ne denli karşı konulmaz olmuş olabileceği ancak onun müziğine kulak verildiğinde anlaşılabiliyor. Belli ki bestecinin kendisi de en az besteleri kadar büyüleyiciydi. Toy Nietzsche çok kısa bir süre içersinde bu baş döndürücü atmosferin ve boğucu salonların içersinde sürükleyici motifler gibi gezinen bilinçsiz fantezilerin etkisine girdi.

Temmuz 1870’de Almanya ve Fransa arasında savaş patlak verdi. Prusya için bu, Napolyon’un kazandığı zaferlerin intikamını almak, Fransa’yı mağlup etmek ve Almanya’nın Avrupa’daki egemenliğini sağlamlaştırmak için bulunmaz bir fırsattı. Nietzsche vatanperverlik coşkusuyla gönüllü hasta bakıcısı olmak için başvurur. Cephe yolunda karşısına Frankfurt’ta tam teçhizatlı bir süvari birliği çıkar. İşte o anda gözlerindeki perde kalkıverir ve Nietzsche ilk kez, en güçlü ve yüksek yaşama isteminin hayatta kalmak için mücadele etmekte değil, tersine güç, savaş ve egemenlik isteminde yattığı duygusuna kapılır. İşte bu, Nietzsche’nin Güç İstemi Kuramı’nın doğuşudur ve ileride kendisini bu düşünceden bir hayli uzaklaştıracak ve bu düşünceden bir hayli uzaklaştıracak ve bu istemi kişisel öğelerden çok toplumsal öğelerinde görecek olsa da, bu düşüncenin militarist kaynağını hiçbir zaman tam anlamıyla inkar edemedi.

Bismarc ve Moltke Fransızları hezimete uğratırken, Nietzsche savaştaki her şeyin şanslı şöhretli olmadığını anlar. Wörth’deki savaş alanı -sayısız üzünç verici kalıntılarla doluydu- ve çürümekte olan cesetlerin ağır kokusuyla kaplıydı. Daha sonraları Nietzsche altı yaralı askerle beraber bir sıhhiye trenine bindirilir (vagonların bazıları büyükbaş hayvan taşıyan vagonlardan oluşuyordu) ve iki gün sürecek bir yolculuğa gönderilir. Kolları bacakları kurşun yaralarıyla bezeli ve etleri çürümeye başlayan askerler arasında kalan Nietzsche onlara elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışır. Ancak tren Karlsruhe’ye vardığında kendisi de hasta bir adam olmuştu. Dizanteri ve difteri teşhisleriyle hastaneye sevk edildi.

Başından geçen bu sarsıcı olaylara rağmen Nietzsche iki ay sonra Basel’deki görevine ve derslerine döner. Filoloji ve felsefe dersleriyle kendisini yoran bir yükün altına tekrar giren Nietzsche, bunun yanında bir de -Tragedya’nın Doğuşu-nu yazmaya başlar. Yunan kültürünün bu parlak ve alabildiğine özgün analizinde berrak, Apolloncu (ölçülü ve düzenli), klâsik kanaatkârlığın karşısına karanlık, içgüdüsel ve Diyonisoscu (coşkulu tutku) güçleri diker. Nietzsche’ye göre Yunan Tragedyası bu iki unsurun kaynaşmasından ortaya çıkmış ve sonunda Sokrates’in sığ rasyonalizmi tarafından yok edilmiştir.

İlk kez birisini Yunan kültürünün karanlık yanlarına üstüne basa basa değiniyordu. Öte yandan, Nietzsche’nin, bu karanlık yanların temel bir öneme sahip oldukları şeklindeki iddiası daha da tartışmalıydı. Diyonisoscu boyutu daha sonraları Nietzsche Felsefesi’nin esasını oluşturacaktı. Nietzsche bundan böyle Schopenhauer’in -istemin Budist’çe yadsınması- fikrine bağlı kalamazdı. Uygarlığın zayıflamasına neden olduğunu düşündüğü Hıristiyanlığ’a karşı diyonisostik olanı öne sürdü. Hıristiyan hayırperverliğine, duyguların ve arzuların bastırılmasına karşı saldırıya geçti ve yerine, duygularımızın oluşumuna daha uygun düştüğüne inandığı daha güçlü bir ahlakı savundu. Nietzsche’ye göre tanrı ölmüş ve Hıristiyanlık süreci sona ermişti. Yirminci yüzyılın en kötü dönemleri Nietzsche’yi doğruladı, en iyi dönemleriyse, olumlu -Hıristiyan- inançlarının çoğunlukla tanrı inancına bağlı olmadığını göstererek onu tekrar yalanladı. Bugün o ilk-içgüdüye daha fazla sahip olup olmadığımız sorusu ise tartışmalıdır.

Sanatçı olarak Wagner en üst basamakta durmaya hak kazanıyordu belki, ama bu türden yüksek felsefi seviyeler onu aşıyordu. Zamanla Nietzsche Wagner’in entelektüel maskesini çözmüştü. Wagner, olağanüstü büyüklüğe ve sezgi gücüne sahip değişken bir egoydu,ama Schopenhauer’e olan sevgi ve hayranlığı bile gelip geçici ve sanatsal hayal gücüne malzeme oluşturan bir şeydi. O zamana dek Nietzsche, Wagner’in hayatındaki bazı çirkinliklerini; örneğin antisemitizmini, ölçüyü kaçıran kibrini ve onun diğer insanlardaki yeteneği ve ihtiyaçları takdir ve kabul eme yoksunluğa görmezlikten gelmeye hazırdı. Ama her şeyin bir sınırı vardı. Wagner, Bavyera kralı II. Ludwig’in salt Wagner’in kendi operalarını sahneye koyacağı bir tiyatro yaptırdığı Bayreuth kentine taşınmıştı. (Bu proje Bavyera devletinin iflasını ve Ludwig’in tahttan düşürülüş sürecini hızlandırdı.) 1876’da Nietzsche -Niebelungen Halkası-nın prömiyerine katılmak üzere Bayreuth’e gelir, ancak, muhtemelen psikosomatik nedenlerle hastalanır.

Wagner’in megalomanlığı ve doruğa tırmandırdığı çöküşü Nietzsche için artık dayanılmaz bir seviyeye ulaşmıştı. Kendisini Wagner’den kurtarmalıydı.

İki yıl sonra Nietzsche -insanca, Pek İnsanca- adı altında özdeyişlerini yayınladı. Bu özdeyişler Wagner’le arasındaki kopuşu kesinleştirmişti. Nietzsche’nin Fransız sanatını övüşü, psikolojik irdelemelerdeki keskin zekâsı, romantik hırsın maskesini düşürüşü ve olayların ardındaki gerçekleri kavrama konusundaki eşsiz yeteneği Wagner’i aşıyordu. Nietzsche eserinde geleceğin -güzel yeni dünyasını- hazırlıyordu: Bu dünyada transandantal bir tanrı veya şeytan, mutlak değerler veya tanrısal cezalar yoktu artık. Nietzsche Hıristiyanlığ’ın bilinçsiz motiflerine, güç istemini hadım etmeyi amaçladığını düşündüğü -köle ahlakına- karşı saldırıya geçti. Bu arada Wagner Schopenhauer’e olan bağlılığın sonu ve Hıristiyan cemiyetine dönüşü anlamına anlamına gelen son eseri olan -Parsifal- üzerinde çalışıyordu. Yolları ebediyen ayrılmıştı. Yaygın bir söylentiye göre Nietzsche hayatı boyunca sadece tek bir insanı bütünüyle tanımış ve tanıdığı bu adam onu, çağının en büyük psikologu olmasını sağlayan, yeterli derecede malzeme ile beslemiştir. İşte bu adam Wagner’di.

1879’da Nietzsche sağlık nedenleriyle Basel’deki görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Zaten birkaç yıldır hastalık hastasıydı, ama şimdi gerçekten de hasta bir adam olmuştu. Üniversite kendisine küçük bir maaş bağladı ve doktor ona daha yumuşak iklimli yerlerde yaşamayı tavsiye etti.

Takip eden yıllarda Nietzsche İtalya’yı, Fransa’nın güneyini ve İsviçre’yi gezdi. Hastalığını dindirecek bir iklim aradı durdu. Neydi şikayetleri ? Öyle görünüyor ki, bir insanın geçirebileceği tüm hastalıklardan şikayetçiydi. Gözleri yarı kör denebilecek oranda kötü görüyordu. (Doktoru ona bundan böyle kitap okumamasını tavsiye etti, ama aynı şekilde bundan böyle nefes almamasını da isteyebilirdi ondan.) Şiddetli ve felç edici bir baş ağrıları çekiyordu. Bu ağrılar onu zaman zaman günlerce yatağa bağlıyordu. Çoğu zaman da sayısız küçük şikayetlerden muzdaripti. İksirlerden, ilaçlardan, haplardan, kolonyalardan ve özütlerden oluşan koleksiyonu, hastalık hastası diğer felsefecilere kıyasla eşsizdi. Buna rağmen Üstinsan tasarımını geliştiren kişi o oldu. Bu dengeleyici öğe bizlere Üstinsan fikrinin Nietzsche’nin diğer ve daha kabul edilebilir düşünceleri arasındaki önemli yerini unutturmamalıdır. Bu öğe belki de, bu bilgesizlik incisini ortaya çıkaran kabuğun içindeki bir kum tanesiydi.

Üstinsan, uzun ve -dithyrambosca- bir şiir olan -Böyle Buyurdu Zerdüşt-te ortaya çıkar. Bu şiir neredeyse dayanılmaz bir süslülük ve ciddiyet içindedir ve bu mutlak ciddiyet yazarının tüm -ironik olma- çabalarına ve kuşun -hafifliğine- rağmen kitabı cazip tutuyor.

Tıpkı Dostoyevski veya Hesse gibi -Zerdüşt-ü de ancak yirmi yaşın altındaysanız okuyabilirsiz. Buna rağmen bu eserin anlattıkları -hayatı değiştiriyor-. Üstelik her zaman kötü yönde de değil. Eserdeki aptallıklar hemen göze çarpıyor, ama geriye kalan kısımlar okuyucuyu mevcut tasarımlar hakkında derin düşüncelere teşvik ediyor. İçindeki felsefenin ise dikkate değer bir konumu yok.

Yumuşak bir kış iklimine sahip olan kaplıca ve ılıcalara yaptığı sürekli seyahatleri sırasında Nietzsche, arkadaşı Paul Ree aracılığıyla yirmi bir yaşındaki Rus kızı Lou Salomé ile tanışır. Ree ve Nietzsche onunla (beraberce, bazen de onunla tek başına) yürüyüşlere çıkar ve kafasına felsefi inançlarıyla doldurmaya çalışırlardı. (Nietzsche -Zerdüşt-ü hiçbir zaman sahip olmayacağını söylediği oğlu olarak tanıtır. - bu genç Zerdüşt açısından talihli bir karardı, üstelik sadece böyle bir isimle okulda alay konusu olma ihtimali yüksek olduğu için değil.) Lou, Ree ve Nietzsche bir zaman sonra, günümüzde düşünülmesi pek mümkün olmayan üçlü bir ilişki içine girerler. Günümüzde düşünülmesi zor, çünkü cinsel açıdan bu denli saf olabilecek kimseler kalmadı. Önceleri üçü de kendilerini felsefeye adamak ve bir ménage á trois işletmek isterler. Ardından Ree ve Nietzsche (birbirlerinden habersiz) Lou’ya aşık olduklarını fark eder ve evlenme teklifinde bulunmaya karar verirler. Ne yazık ki Nietzsche gülünesi bir hatada bulunarak, Ree’ye onun adına Lou ile konuşması ricasında bulunur. (Yine de bu durum Nietzsche’nin, çağının en büyük psikologu olarak anılma hakkı ile tezat oluşturmuyor. Bunu, bir psikologun aşk hayatını yakından takip etmiş olan herkes teyit edebilir.)

Luzern’de bir fotoğraf atölyesinde çekilen bir resim, bu üç insandan hangisinin mevcut durumuna hakim olduğunu gösteren en açık kanıttır: İki duygusal olarak bâkir adam (38 ve 33 yaşlarında) bir at arabasına bağlıdırlar; arabanın içindeyse yirmi bir yaşında olan gerçek bakire oturur ve kırbacını sallar.

Sonunda üçü de bu trajikomik aşk ilişkisinin artık ayakta tutulamayacağını anlarlar ve ayrılırlar. Nietzsche öylesine deliye döner ki, şu satırları kaleme alır: -Bu akşam delirinceye dek morfin çekeceğim.-

Ancak ardından Lou’nun düşer çocuğu -Zerdüşt-ün annesi veya kız kardeşi olmaya laik bir insan olmadığına karar verir. (Lou Andreas Salomé zamanının en dikkate değer kadınlarından biri oldu. En sevdiği kocası olan bir Alman profesörünün soyadını aldıktan sonra iki önemli adam daha üzerinde etki bıraktı: Şair Rainer Maria Rilke ile ilişkisi ve yaşlanmakta olan Sigmund Freud ile sıkı bir dostluğu vardı.)

Nietzsche kışlarını çoğunlukla Nis, Turin, Roma veya Menton’da ve yazlarını da -dünyanın 1500 metre üstünde ve dahası, diğer tüm insanların yükseğinde-, İsviçre’nin Engadin yöresinde, bir köy olan Sils Maria’da geçiyordu. Günümüzde Sils Maria güzel küçük bir ılıca merkezidir (St. Moritz’den sadece 10 kilometre uzakta.) Ancak Nietzsche’nin oturduğu ve genelde ecza dolabını kurduğu odayı gezmek hâlâ mümkün. Burada dağlar hemen gölün ardından dük yamaçlarla İtalya ile sınırı oluşturan Berina dağının 4000 metredeki karlı zirvelerine yükselir. Evin arkasından sessiz ve sakin patikalardan yamaçlara tırmanılabilir. Nietzsche felsefe yaparken bu patikaları kullanır ve ara sıra da, düşüncelerini küçük not defterine kaydetmek için ıssız bir kayanın yanından köpürerek akıp giden derenin kenarında dururdu. Eserlerinin üslûbunda bu yörenin atmosferinden, yani heybetli manzaralarından, sessiz zirvelerinden ve yalnızlık duygusundan bir parça görmek mümkündür. Nietzsche’nin, düşüncelerinin büyük bir bölümünü geliştirdiği bu yöreler gezilip görülürse, onun bazı hataları ve erdemleri daha kolay açıklanabilir olur.

Nietzsche genelde çok yalnız yaşar, ucuz odalar kiralar, ara vermeden çalışır, ucuz lokantalarda yemek yer ve o dayanılmaz baş ağrılarını ve diğer şikayetlerini elinden geldiği kadar dindirmeye çalışırdı. Yer yıl şaşılacak derecede kaliteli bir kitap yazıyordu. -Sabah Alacası-, -Şen Bilim- ve -İyinin ve Kötünün Ötesinde- gibi eserler, Batı uygarlığı ve onun değerleri, psikolojisi ve tutkuları ile hesaplaştığı harikulade eleştirel kitaplardır. Üslûbu berrak ve anlaşılır, delilikleri ise makul sınırlar dahilindedir. Buna sistematik felsefe yapmak denebilir. Hume, Nietzsche’den yaklaşık yüz yıl önce arı felsefi yıkım çalışmalarını sonuçlandırdıysa da, Nietzsche’den önce hiç kimse onun kadar iyi bir yıkım çalışmasında bulunmadı. (Ne var ki böyle bir çalışma tekrar gerekli olmuştu, çünkü idealist Alman sistemlerinde metafizik ölülerin arasından tekrar dirilmişti.)

Nietzsche’nin felsefe yapma sanatı konusundaki üstün yeteneğinden bazı başka örneklere bir göz atalım. Nietzsche hakikate ve hakikatin anlamına dair tasarımlarımızı (gerçek anlamda -hakiki- bir argüman kullanarak) dağıtıyor. Bu çaba sonucunda ortaya, özellikle de bizlerin bilim adına kendimize ve gezegenimize yaptığımız ve yapmaya devam ettiğimiz şeylere bakacak olursak, oldukça çağdaş olan bazı ilginç bilgiler çıkıyor. Düşüncelerinin içerikleri günümüzde, o dönemde olduğundan daha az yok edici değiller.

Seksenli yıllarda Nietzsche çalışmalarını büyük bir yalnızlık içersinde tanınmayan ve okunmayan bir yazar olarak sürdürür. Aşırı yalnızlığı ve kabul görmüyor oluşu kendisi için gitgide daha dayanılmaz bir hâl aldığı için, kendisinden beklentileri arttırdı. 1888’de Danimarkalı Musevi eğitimci Georg Brandes, Kopenhagen Üniversitesinde Nietzsche’nin felsefesi ile ilgili ilk derslerini vermeye başlar. Ne yazık ki, bu biraz gecikmiş bir girişimdi. Gerçi o yıllarda Nietzsche dört kitap yazdı, ama ilk kopukluk belirtileri de ortaya çıktı. Büyük bir düşünürdü ve bunun farkındaydı: Dünyanın da bunu bilmemesi imkânsızdı. -Ecco Homo- adlı eserinde -Böyle Buyurdu Zerdüşt- hakkında şöyle yazar: -Buna benzer bir şekilde hiçbir zaman yazılmadı, hissedilmedi ve acı çekilmedi...- - Eleştiriyi ve inanılırlığı aşan bir ifade. Bu yetmiyormuş gibi, bunu bir de şu başlıklarla yazılan bölümler izler: -Neden bu kadar bilge olduğum-, -Neden bu kadar iyi kitaplar yazdığım- ve -Neden bir yazgı olduğum-. Bu bölümlerde alkolü eleştirir, yağı alınmış kakaoyu över ve kendisinin geliştirdiği dışkılama yöntemlerini tavsiye eder. -Zerdüşt-ün tumturaklı ve sisli havası tekrar su yüzüne çıkar, üstelik bu defa çok büyük boyutlarda: Cinnet olarak.

Ocak 1889’da sonu hızla yaklaştı ve onu yakaladı. Nietzsche Turin’de bir cadde üzerinde yürürken birden fenalaşarak yığılır. Düşerken feryatlarla, az önce kırbaç yemiş bir fayton atının boynuna sarılır. Nietzsche oteline götürülür. Oradan Cosima Wagner’e (-Seni seviyorum Ariadne-), İtalya Kralına (-Sevgili Umberto’m... tüm antisemitistleri vurdurtacağım-.) ve Jacob Burckhard’a (ki burada -Diyonisos- diye imza atar) kartpostallar gönderir. Burckhardt olup bitenleri anlar ve Nietzsche’nin bir arkadaşına haber verir. O da gidip onu Turin’den alır.

Nietzsche bunama geçiriyordu ve bir daha sağlığına kavuşamayacaktı. Durumu günümüzde dahi iyileştirilemez olurdu: Aşırı çalışma, yalnızlık ve çektiği acılardı bundan sorumlu olan, ama en çok da ona bulaşan frengi. Bu hastalık, -beyin felcine- neden olan üçüncü evresine ulaşmıştı. Bir sanatoryumda kısa süre yattıktan sonra annesinin refakatına verilir. Nietzsche artık kendi halinde uysal biriydi ve zamanının çoğunu kasılıp kalır bir durumda geçiriyordu. Düşüncelerinin berraklaştığı bazı anlarda geçmiş hayatıyla ilgili şeyler hatırlıyor gibiydi. Bir gün birisi ona bir kitap uzattığında şöyle dedi: -Ben de iyi kitaplar yazmadım mı?-

Annesi 1897’de öldüğünde bakımını kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche üstlendi. Nietzsche’nin emanet edilmesi gereken son insan oydu. Kız kardeşi, tanınmış bir Yahudi düşmanı ve başarısız bir öğretmen olan Bernhard Förster ile evliydi. Nietzsche onu insan olarak ve düşünceleri nedeniyle küçümsüyordu. Förster, Nueva Germania olarak adlandırdığı -ari- bir koloni kurmak üzere Sachsen’de bazı köylü ailelerini kandırıp Paraguay’a götürmüş, sonunda köylüleri dolandırıp intihar etmişti. (Nueva Germania’dan geri kalanları günümüzde de Paraguay’a gidip görmek mümkün. -Efendi-Irk- ise bugün oradaki yerliler gibi yaşıyor ve sadece sarı saçlarından ayırt edilebiliyor.) Elisabeth Almanya’ya dönüp ağabeyinin bakımını üstlendiğinde, onu önemli bir şahsiyet yapmaya karar verdi. Nietzsche’yi alarak, bir Nietzsche Arşivi kurmak niyetiyle, Schiller ve Goethe’nin yaşadığı kent olarak belirli bir üne sahip olan Weimar’a taşınır. Ardından onun yayınlanmamış yazıları üzerinde oynar ve onlara Yahudi düşmanlığı yansıtan ve kendisini öven unsurlar katan eklemeler yapar. (Üzerine eklentiler yapılan bu yazılar -Güç İstemi- adıyla yayınlanır. Ancak Nietzsche uzmanı Walter Kaufmann daha sonraları Elisabeth Förster-Nietzsche’nin yaptığı o saçma eklentileri ayırt etmeyi başarır ve bizlere Nietzsche’nin be en ilginç ve anlamlı kitabını gerçek tarafıyla sunar.)

Nietzsche, doğasını çok doğru kehanetlerle tanımladığı yirminci yüzyılın başına kadar hayatta kaldı. O kocaman bıyıklı, üzünç verici, bezgin ifadeli ve kim olduğunu artık bilmeyen adam, 25 Ağustos 1900’de öldü. O sıralarda eserleri, tüm hayatı boyunca beklediği yankıyı buldu. Ünü çok hızlı bir şekilde yayıldı. Üzerinde etki bıraktığı ve yirminci yüzyılın önemli şahsiyetleri olan insanlar arasında Freud, Rilke, Yeats, Strindberg, O’Neil, Shaw, Mann ve Conrad da bulunuyor. Naziler onu resmi filozofları olarak ilân etmeye çalıştıklarında ve Hitler, Weimar’daki Nietzsche Arşivinin önünde Elisabeth Förster- Nietzsche’nin elini öptüğünde, çıldırmanın ve cinnetin krallığına ayak atanlar bu kez Nietzsche’nin felsefesi değil, Nazilerdi. Nietzsche açıkça şöyle dedi: -Elbette henüz, ‘Alman Varlığı’ coşkunluğuna ulaşmadım. Bu ‘üstün’ ırkı saf tutma isteğine ise daha da uzağım. Tam tersine, tam tersine-.- Nietzsche, günün birinde ünlü bir adam olacağından daima emindi, ama dünyanın, ama dünyanın kendisini nasıl biri olarak değerlendireceğini tam olarak kestiremiyordu (ve bunda da haklıydı.) -Günü birinde beni aziz ilân etmelerinden çok korkuyorum... Ben aziz biri olmak istemiyorum, öyle olmaktansa, soytarı olmayı yeğlerim...-

Kaynak: 90 Dakikada NIETZSCHE
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:46:01
Aforizmalar I (Nietzsche)

"benim arzum, başkalarının bir kitapta anlattıkları şeyi on cümlede anlatmaktır."



ÖLÜMÜN SON İYİLİĞİ BİR DAHA ÖLÜMÜN OLMAMASIDIR.



BENİ ÖLDÜRMEYEN ŞEY BENİ GÜÇLENDİRİR.



KENDİ ALEVLERİNİZDE YANMAYA HAZIR OLMALISINIZ: ÖNCE KÜL OLMADAN KENDİNİZİ NASIL YENİLEYEBİLİRSİNİZ?



ÜMİT EN SON KÖTÜLÜKTÜR, ÇÜNKÜ İŞKENCEYİ UZATIR.



İNSAN RUHU YAPTIĞI SEÇİMLERLE BELİRLENİR.



ÖZDEYİŞLER HÂLİNDE VE KANIYLA YAZAN KİMSE OKUNMAYI DEĞİL, EZBERLENMEYİ İSTER.



BİLGİ ERMİŞLERİ OLMAK ELİNİZDEN GELMİYORSA, HİÇ DEĞİLSE BİLGİ SAVAŞÇILARI OLUN.



VE CEZA, SALDIRGAN İÇİN AYNI ZAMANDA BİR HAK VE ŞEREF OLMAZSA, CEZANIZ EKSİK OLSUN!



YELE KARŞI TÜKÜRMEKTEN SAKININIZ!



PEKİ SİZ, DOSTLAR, BEĞENİ VE BEĞENME TARTIŞILMAZ MI DİYORSUNUZ? FAKAT BÜTÜN HAYAT BEĞENİ VE BEĞENME ÜSTÜNE BİR TARTIŞMADIR!



KENDİN ALABİLECEĞİN BİR HAKKI, BIRAKMAYACAKSIN SANA VERMELERİNE!



RUH, HAYATIN BAĞRINA SAPLANAN HAYATTIR.



HER ŞEY BİRBİRİNDEN DAHA GEREKLİDİR.



ACI DER: "YIKIL!"



SENİ SEVİYORSAM SANA NE BUNDAN?



İNANÇLAR HAKİKAT DÜŞMANLARI OLARAK, YALANLARDAN DAHA TEHLİKELİDİR.



İNSANLAR EŞİT DEĞİLDİRLER.



NE DENLİ YÜKSELİRSEK, UÇMAK BİLMEYENLERE O DENLİ KÜÇÜK GÖRÜNÜRÜZ.



KADINI KADININ İÇİNDE ÖZGÜRLÜĞE KAVUŞTURMALI!



UÇURUMLARI SEVENİN KANATLARI OLMALI.



EN YÜCE DAĞLARA TIRMANAN GÜLER BÜTÜN ACIKLI OYUNLARA VE ACIKLI GERÇEKLERE!
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:47:01
Aforizmalar II (Nietzsche)

KADININ NASIL BİR NİMET OLDUĞUNU TÜM DERİNLİĞİ İLE HİSSETMEK GEREKLİDİR.

************************************************

NEDEN'İ OLAN, NASIL'A KATLANIR.

************************************************

BİZLER ARZU EDİLENDEN ZİYADE ARZULAMAYA AŞIĞIZ.

************************************************

EY ULU YILDIZ! KENDİLERİNE IŞIK SAÇTIKLARIN OLMASAYDI, SAADETİN NERDE KALIRDI!

************************************************

ZAYIFLAR BİZİ KENDİ GÜCÜMÜZDEN UTANMAYA ZORLADIKLARI İÇİN KAZANDILAR.

************************************************

GERÇEKTEN DE HAYATIN ANLAMI OLMASAYDI, VE BEN ANLAMSIZI SEÇMEK ZORUNDA OLSAYDIM, BENCE DE EN SEÇİLESİ ANLAMSIZLIK OLURDU BU.

************************************************

YAŞAMA KARŞI SORUMLULUĞUMUZ DAHA YÜCESİNİ YARATMAKTIR. DAHA ALÇAĞINI DEĞİL.

************************************************

SİZ YÜKSELMEK İSTEYİNCE YUKARIYA BAKARSINIZ, BENSE AŞAĞIYA
BAKARIM ÇÜNKÜ YÜKSELMİŞİM.

************************************************

BİR UÇURUMUN İÇİNE BAKTIĞINIZDA, UÇURUMDA SİZİN İÇİNİZE BAKAR.

************************************************

İNSAN KAHKAHALARLA GÜLDÜĞÜ ZAMAN, KABALIĞI İLE TÜM HAYVANLARI GERİDE BIRAKIR.

************************************************

RUH ARAYANDA, HİÇ RUH YOKTUR.

************************************************

ANCAK ÖBÜRGÜNDÜR BENİM OLAN. KİMİLERİ ÖLDÜKTEN SONRA DOĞAR.

************************************************

İNANÇ GERÇEĞİ BİLMEK İSTEMEMEKTİR.

************************************************

YÜKSEK DAĞDA BUZ İÇİNDE GÖNÜLLÜ YAŞAMAKTIR FELSEFE.

************************************************

ŞÜPHE DEĞİL, KESİNLİKTİR İNSANI DELİ EDEN...

************************************************

HEP ÖĞRENCİ KALAN İNSAN, ÖĞRETMENİNE BORCUNU KÖTÜ ÖDÜYOR DEMEKTİR.

************************************************

BUGÜNE DEK VARLIĞA KARŞI EN BÜYÜK İTİRAZ NEYDİ? TANRI...

************************************************

KENDİNİ BİLGİYE ADAYAN İÇİN YALNIZCA DÜŞMANINI SEVMEK YETMEZ; DOSTUNA DA KİN DUYABİLMELİDİR.

************************************************

TEK BİR ŞEY OLABİLMEK, TEK BİR ŞEYE VARABİLMEK İÇİN, ÇOK YERDE, ÇOK ŞEY OLMAK, BU BENDEKİ SAĞDUYUDUR.

************************************************

SANAT HAKİKATTEN DAHA DEĞERLİDİR.

************************************************

NİHİLİZM NE DEMEKTİR?-EN YÜKSEK DEĞERLERİN, KENDİLERİNİ DEĞERDEN DÜŞÜRMESİ.

************************************************

NEREDE CANLI BULDUYSAM, ORADA GÜÇ İRADESİ BULDUM; HİZMET
EDENLERİN İRADESİNDE BİLE EFENDİ OLMA İRADESİ BULDUM.

************************************************

BEN, İKİ İNSANIN DAHA YÜCE HAKİKATİ BULMAK İÇİN, BİR İHTİRASI PAYLAŞTIĞI BİR AŞK DÜŞÜNÜYORUM.

************************************************

UYGARLIK TARAFINDAN YOKEDİLME TEHLİKESİYLE KARŞI KARŞIYA OLAN BİR UYGARLIK ÇAĞINI YAŞIYORUZ.

************************************************

BÜTÜN YARGILAYANLARIN GÖZÜNDEN BİR CELLAT BAKAR.

************************************************

ERDEM UYUMUŞSA DEHA ZİNDE KALKAR.

************************************************

İNSANLAR IŞIĞIN ÇEVRESİNDE TOPLAŞIRLAR, DAHA İYİ GÖRMEK İÇİN DEĞİL, DAHA İYİ PARILDAMAK İÇİN.

************************************************

KİŞİ, IŞIĞINI KARARTMAYI DA BİLMELİDİR, BÖCEKLERDEN VE HAYRANLARDAN KURTULMAK İÇİN.

************************************************

BEKLEMEK AHLAKSIZ KILAR.

************************************************

KANMIŞLIKLAR, DOĞRULUĞUN YALANLARDAN DAHA TEHLİKELİ DÜŞMANLARIDIR

(Nietzsche)
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:48:01
Aforizmalardan Seçmeler
-İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.

-Hoşlanmadığımız bir düşünceyi öne sürdüğü zaman bir düşünürü daha sert eleştiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert eleştirmek uygun olacaktır.

-Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh...

-Tüm idealistler, hizmet ettikleri davaların her şeyden önce dünyanın tüm öteki davalarından üstün olduğunu düşünürler. Kendi davalarının biraz olsun başarılı olması için, bu davanın tüm öteki insan girişimlerine gerekli olan aynı pis kokulu gübreye açıkca ihtiyacı olduğuna inanmak da istemezler.

-Bir kez yürünmüş bir yola düşenlerin sayısı çoktur, hedefe ulaşan az ..

-Küçücük bağışlarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır.

-İnsan, diğer insanlardan hiçbir şey istememeye, onlara hep vermeye alıştığı zaman, elinde olmadan soylu davranır.

-Acıların bölüşülmesi değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan ...

-Bir şeyden hoşlanmaktan söz edilir, aslında doğrusu, bu şey aracılığıyla kendinden hoşlanmaktır.

-Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.

-Hakikatin temsilcisinin en az olduğu zaman, onu dile getirmenin tehlikeli olduğu zaman değil, can sıkıcı olduğu zamandır.

-Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki ...

-Uygarlaşmış dünya ilişkilerinde herkes, hiç değilse bir konuda kendini başkalarından üstün hisseder. Genel iyiyüreklilik buna dayanır. Çünkü, durum elverirse herkes yardım edebilir, o halde bir utanç duymaksızın bir yardımı da kabul edebilir.

-Yapacak çok şeyi olan insan inançlarını ve genel düşüncelerini hemen hemen hiç değiştirmeksizin korur. Aynı şekilde, bir ülkünün hizmetinde olan her insan ülkünün kendisine artık hiç kulak asmaz; onun buna zamanı yoktur. Demem şu ki, ülküsünün hala tartışılabilir olmasından yana olmak çıkarına aykırıdır.

-İnsan dilediği kadar bilgisiyle şişinip dursun, dilediği kadar nesnel görünsün, boşuna ! Sonunda her zaman ancak kendi yaşam öyküsünü elde edecektir.

-İnsanların tarih boyunca farkına vardıkları aşılmaz zorunluluk, bu zorunluluğun ne aşılmaz ne de zorunlu olduğudur.

-Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var.

-Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.

-Sevilmiş olma isteği kendini beğenmişliklerin en büyüğüdür.

-İnsanları şiddetle kendi üzerine çeken, bir oyunu her zaman kendi lehine çevirmiştir.

-Çok düşünen ve uygulamalı düşünen, kendi maceralarını kolayca unutur, ama başından geçenlerin çağrıştırdığı düşünceleri hiç unutmaz.

-Biri kendi düşüncesine bağlı kalır; çünkü ona kendi kendine ulaşmış olduğunu sanır. Öteki ise, onu zahmetle öğrendiği ve onu anlamış olmakla övündüğü için bağlıdır düşüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini beğenmişlik ...

-İçine doldurulacak çok şey olduğu zaman, günün yüzlerce cebi vardır.

-Bir düşmanla savaşarak yaşayan kişinin, düşmanını hayatta bırakmakta yararı vardır.

-Açıklanmamış karanlık bir konu apaçık bir konudan daha önemli sanılır.

-Sadece karşıtları cansıkıcı olmayı sürdürdükleri için, arada bir, bir davaya bağlı kalırız.

-Bir insan kendini hep çok büyük işlere adadığında, onun başka bir yeteneğinin olmadığı pek görülmez.

-Açıkça büyük amaçlar tasarlayan ve daha sonra bu amaçlar için oldukça yetersiz olduğunu gizlice kavrayıveren kimse, çoğu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü de değildir. İşte o zaman ikiyüzlülük kaçınılmazdır.

-Gür ırmaklar kendileriyle birlikte bir çok çakıl ve çalı çırpıyı da sürükler; güçlü ruhlar da bir çok aptal ve mankafayı.

-Bir insanın gerçekten ele almış olduğu düşünce özgürlüğü ile, onun tutkuları ve hatta arzuları da gizli gizli kendi üstünlüklerini göstereceklerini sanırlar.

-Bir insan yoğun ve kılı kırk yararak düşündüğü zaman, sadece yüzü değil gövdesi de çekinceli bir havaya bürünür.

-Ruh arayanda, hiç ruh yoktur.

-İnsan yığınlarının davranış biçimlerini önceden kestirmek için, onların güç bir durumdan kendilerini kurtarmak için hiçbir zaman çok önemli bir çaba göstermediklerini kabul etmek gerekir.

-İnsan kahkahalarla güldüğü zaman, kabalığı ile tüm hayvanları geride bırakır.

-Eylem ve vicdan genellikle uyuşmazlar. Eylem, ağaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan onları gereğinden çok olgunlaşmaya bırakır, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.

-Aşk ve nefret kör değillerdir; ama kendileriyle birlikte taşıdıkları ateş yüzünden kör olmuşlardır.

-İnsan hatasını bir başkasına itiraf ettiğinde unutur onu; ama çoğu kez öteki kişi bunu unutmaz.

-Alev, başka şeyleri aydınlattığı kadar aydınlatmaz kendini. Bilge de böyledir.

-Bir konu hakkında hazırlıksız sorguya çekildiğimizde, aklımıza gelen ilk düşünce çoğu zaman bizim kendi düşüncemiz değildir; ama bizim sınıfımıza, konumumuza ve soyumuza ait olan sıradan bir düşüncedir sadece. Öz düşünceler pek ender olarak su yüzüne çıkarlar.

-Bizzat kendimizde olan bir değeri övdüğü, okşadığı zaman mucizeyi de, usdışını da kabul ederiz.
Yarı-bilim tam bilimden daha üstündür. O, sorunları olduklarından daha kolay görür ve bununla görüşünü daha anlaşılır, daha inandırıcı kılar.

-Çok düşünen partici olmaya uygun değildir; o, parti arasında düşüncesini çok çabuk sızdırır.

-Kötü belleğin iyi tarafı, aynı şeylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktır.

-Bir kurbanın yoldaşı o kurbandan daha çok acı çeker.

Nietzsche
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:48:01
Deccal - Nietzsche (e-kitap)

ÖNSÖZ

Bu kitap en azlarındır. Belki de onlardan hiçbiri yaşamıyor daha. Onlar, benim Zerdüşt'ümü anlayanlar olacaklar : kendimi, daha bugünden işitilecek kulaklar bulanlar ile nasıl karıştırabilirdim ki? Ancak öbürgündür benim olan. Kimileri öldükten sonra doğar.

Kişinin beni anlamasının, hem de zorunlukla anlamasının koşulları, —bunları pek iyi bilirim. Benim yalnızca içtenliğime, tutkuma dayanabilmek için, düşünsel konularda katılık kertesinde dürüst olması gerekir kişinin. Dağlarda yaşamaya, alışkın olması gerekir— çağın siyasetinin ve halkların çıkarcılıklarının sefil gevezeliğini kendi altında görmeğe. Aldırmaz olmuş olması gerekir, hiç sormaması gerekir, doğruluk yararlı mıdır diye, bir kötü kader olup çıkar mı diye... Bugün kimsenin sorma yürekliliğini göstermediği sorulara sertliğin verdiği yatkınlık; yasaklanmış olana yüreklilik; labirente önceden-belirlenmişlik. Yedi yalnızlıkta edinilmiş bir deneyim. Yeni bir müzik için yeni kulaklar. En uzaklar için yeni gözler. Şimdiye dek sağır kalınmış doğrular için yeni bir vicdan. Ve yüce üslubun iktisat istemi: gücünü, heyecanlanmalarını derli-toplu tutmak... Kendi kendine saygı; kendi kendine sevgi; kendi kendisi karşısında koşulsuz bir özgürlük...

İşte! Bunlardır benim okurlarım ancak, benim sahici okurlarım, benim önceden belirlenmiş okurlarım: geri kalan neye yarar ki —geri kalan, insanlıktır yalnızca.— Kişinin, gücüyle, ruhunun yüksekliğiyle, insanlığa tepeden bakması gerekir —hor görüşüyle...
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:49:01
Ecce Homo

ECCE HOMO
kişi nasıl kendisi olur
[Fredrich Nietzsche]


ZERDÜŞT BÖYLE DEDİ

Herkes için, kimse için bir kitap

I
Zerdüşt’ün öyküsünü anlatmama geldi sıra. Yapıtın ana düşünü olan bengi-dönüş düşüncesi, erişilebilecek o en yüksek olumlama ilkesi, 1881 yılı ağustosuna rastlar: Bir kâğıt parçasına karalanmıştır, altında şu yazılıdır: “İnsan ve zamanın 6000 ayak ötesinde”. O gün Silvaplana gölü kıyısındaki ormanlarda yürüyordum; Surlei yakınlarında, piramid biçimi yükselen kocaman bir kayanın dibinde mola verdim. Bu düşünce orada geldi bana. –O tarihten birkaç ay gerilere gittiğimde, bir önbelirti olarak, beğenilerimin, özellikle musikide birdenbire ta derinden değişiverdiğini görüyorum. Zerdüşt’ü belki de baştanbaşa musikiden sayabiliriz, –şurası açık ki, yepyeni bir kulak istiyordu onun için. Vicenza yakınlarındaki bir küçük dağ kaplıcasında, Recoaro’da geçirdiğimiz 1881 baharı, maestro’m ve dostum Peter Gast– benim gibi “yeniden doğmuş”lardandı o da –ve ben farkettik ki, musiki denilen Anka kuşu her zamankinden daha bir hafif, daha bir ışıldayan kanatlarla dolanıyordu üstümüzde. O günden bu yana, 1883 şubatında birdenbire inanılmaz koşullar altında yaptığım doğuma dek geçen süreyi –önsözde birkaç cümlesini aktardığım son bölüm, tam Richard Wagner’in Venedik’te öldüğü kutsal saat bitirilmiştir– evet, o süreyi hesapladığımda, gebeliğimin 18 ay sürdüğü anlaşılır.

Tıpatıp bu sayının çıkması, benim bir dişi fil olduğum düşüncesini getirir insanın aklına, –Buda’cıların aklına hiç değilse,– Yakında eşsiz bir şey geleceğinin yüzlerce belirtisini taşıyan Gaya Scienza bu araya rastlar: Zerdüşt’ün başlangıcı bile vardır onda; dördüncü kitabın sondan önceki parçasında Zerdüşt’ün ana düşüncesi vardır. –Karışık koro ve orkestra için yazılmış “Yaşama Övgü” de gene bu zamana rastlar; partisyonu iki yıl önce Leipzig’de E.W. Fritzsch yayınevinde çıkmıştır. O yıl, içinde olduğum durumun, o sonuna dek olumlayan uttkuyla, tragik tutku dediğim şeyle dolup taştığım durumun hiç de yabana atılmaz bir belirtisidir bu. İlerde bir gün beni anmak için çalıp söyleyecekler onu. –Sözleri (üzerinde duruyorum, çünkü yanılgıdır alıp yürümüş bu konumda) benim değildir; o sıralar dost olduğum genç bir Rus kızının, Bayan Lou von Salomè’nin[1] şaşılacak esininden çıkmadır. Şiirin son bölümünden herhangi bir anlam çıkarabilen kimse, neden bu şiiri seçip beğendiğimi, neden ona hayran olduğumu anlayabilir: Büyüklük var o sözlerde. Yaşama karşı bir itiraz sayılmıyor acı: “Artık bana verecek mutluluğun kalmadı mı, ne çıkar! Acıların var daha”. Burasında benim musikim de büyüktür belki (La –klarneti’nin sonuncu notası do diyez değil, do olacak. Baskı yanlışı.) –Ertesi kışı Cenova yakınında, Chiavari ile Portofino arasına sokulan o sevimli, sessiz Rapallo koyunda geçirdim. Sağlık durumum hiç de parlak değildi; kış soğuktu, son derece yağmurluydu. Kaldığım küçük han denizin hemen üzerindeydi, öyle ki geceleri dalga çıkınca uyunmuyordu; istemediğim ne varsa hepsi hemen toplanmıştı orada. Gene de, sanki benim ilkemi, yani gerçekten birdiyeceği olan şeyin “her ne olursa olsun” ortaya çıkacağını kanıtlamak ister gibi, o kış, o güç koşullar içinde ortaya çıktı Zerdüşt’üm. –Öğleden önceleri Zoagli’ye giden güzelim yolda, çamlıklar içinden geçerek güneye doğru çıkıyordum; göz alabildiğine denizi görüyordum ayağımın altında. Öğleden sonraları, sağlık durumum elverdikçe, Santa Margherita koyunu ta Portofino’nun ötesine dek bir baştan bir başa dolanıyordum. Bu yerler, bu görünüşler, İmparator Üçüncü Friedrich’in oralara olan büyük sevgisi yüzünden daha değerliydi benim gözümde. 1886 güzünde yolum gene o kıyılara düştüğünde, bu küçük, unutulmuş mutluluk ülkesine onun da son gelişiydi. –Bu iki yol boyunca Zertüşt’ün bütün birinci bölümü doğdu kafamda; en başta Zerdüşt’ün kendisi, kişiliği doğdu: Daha doğrusu çullandı üstüme...


II



Bu kişiliği anlamak için, insan onun çıktığı fizyolojik koşulları, yani benim büyük sağlık dediğim şeyi iyice kavramış olmalıdır. Bu kavramı Gaya Scienza’da, beşinci kitabın son bölümünde yaptığımdan daha iyi, daha kişisel bir biçimde açıklayamam. Orada şöyle deniyor: “Biz yeniler, adsızlar, kötü anlaşılanlar, biz, henüz karanlık bir geleceğin erken doğmuş çocukları, yeni amaçlar için yeni yollar gerek bize, yeni bir sağlık gerek, şimdiye dek onlardan daha güçlü, daha açıkgöz, daha dayanıklı, daha atak, daha keyifli bir sağlık. Her kim bugüne dek gelen değerlerin, dileklerin çevresini baştanbaşa dolaşıp görmek, bu ülküsel “Akdeniz”in kıyılarında yelken açmak için can atıyorsa, her kim ülkeler bulan, ele gecirilen birinin, bir sanatçının, bir ermişin, bir yasa koyucusunun, bir bilgenin, bir bilginin, bir sofunun, eski çağda herşeyden el etek çekmiş tanrısal birinin neler duyduğunu içinde yaşayıp bilmek istiyorsa, ona en başta büyük sağlık gereklidir– bu da yetmez tek başına, insan onu her gün yeni baştan elde etmelidir, çükü ondan her an geçilir, geçilmelidir de... Şimdi bizler, bunca zaman yollarda olanlar, biz bir ülkü arayanlar Argonaut’lar[2], belki gerektiğinden de çok gözüpek olanlar, gemileri batanlar, bunca şeye uğrayanlar, ama dediğimiz gibi, hoş görüldüğünden de çok sağlam olanlar, sağlamlığı bir tehlike olanlar, sağlamoğlu sağlamlar, –bize öyle geliyor ki, bunların bedeli olarak önümüzde insan ayağı değmemiş bir ülke var, daha kimse aşmamış sınırlarını, ülkü’nün bilinen ülkelerinden, tüm köşe bucağından çok ötelerd, güzel, yabancı, çözülmemiş, korkunç ve tanrısal şeylerle doğlu bir dünya ki, bilgiye, ele geçirmeye susuzluğumuzdan duramaz olduk artık –ah bunadn böyle bizi hiçbir şey doyuramaz!... Bizler ki böyle bir geleceği seçmişiz, buluncumuz, kafamız böyle bir açıkla kıvranıyor, bugünkü insanla yetinebilir miyiz hiç? Ne yapsak boşuna, elimizde değil: Onun en değerli amaçlarına, umutlarına bakarken gülmemek için zor tutuyoruz kendimizi, belki de artık hiç bakmıyoruz bile... Başka bir ülküdür önümüzde koşan, şaşırtıcı, sınayıcı, tehlikeli bir ülkü; kimseyi ayartmak istemiyoruz ona, çünkü kimseye bu hakkı kolay kolay tanımıyoruz: Şimdiye dek kutsal, iyi, dokunulamaz, tanrısal bilinen herşeyle bir çocuk gibi, yani bilmeksizin oyun oynayan, ağzına dek güç ve bereket dolu bir düşüncenin ülküsü; ulusların haklı olarak değer bildiği en yüce şeyleri olsa olsa bir tehlike, çökme, alçalma ya da en azından bir dinlenme, körlük, arada sırada kendini unutma sayan birinin ülküsü; insanca, üstinsanca bir iyiliğin, iyilikseverliğin ülküsü, ki çoğu zaman insanlık dışı gözükecektir, örneğin şimdiye dek yeryüzünde önemsenmeyen herşeyin, gösterişli duruşların, sözlerin, seslerin, bakışların, töre’nin, büyük ödevlerin yanıbaşında durup da, elinde olmadan onları herşeyiyle alaya aldığında, –ama büyük önemseyiş asıl onunla başlayacak, asıl soru imi onunla konacak, ruhun yazgısı değişecek, saatin yelkovanı ilerleyecek, tragedya başlayacak…”


III

O güçlü çağlarda ozanların esin dedikleri şey nedir, ondokuzuncu yüzyıl sonunda bunu açıkça bilen var mı? Yoksa, ben anlatayım. –İçinizde azıcık boş inan olmayagörsün, insanüstü güçlerin cisimlenmesi, yalnızca onların sözcüsü, aracısı olduğunuza inanmaktan kendinizi alamazsınız. İnsanı en derinden sarsan, altüst eden birşeyin birdenbire anlatılmaz bir doğruluk ve incelikle görülür; duyulur olması anlamına gelen “vahiy” sözcüğü var ya, bu olaya tıpatıp uyar işte. İnsan aramaksızın duyar, kimden geldiğini sormaksızın alır; bir şimşek gibi çakar düşünce, zorunlulukla, en son biçimi içinde, –benim için seçme diye bir şey yoktu hiç. Bir kendinden geçmedir, korkunç gerilimi zaman olur gözyaşlarıyla boşanır; yürürken elinizde olmadan bir hızların, bir yavaşlarsınız; hiç kendinizde değilsinizdir, ama tepeden tırnağa geçirdiğiniz o ince ürpertiler sağnağını apaçık duyarsınız; bir derin butluluktur, en büyük acılar, en korkunç şey orada karşıt etki yapmaz, tersine gerekli duyulur, istenir, bu ışık bolluğunda sorunlu bir renktir o da; biçimlerle dolu engin uzayları kaplayan bir ritim bağlantıları sezişi, –ki uzunluk, geniş dalgalı bir ritim gereksinmesi neredeyse esin gücünün bir ölçüsüdür, onun baskısını, gerilimini bir anlamda gidermektir... Hiçbir şey elinizde değildir, gene de bir özgürlük duygusu, bir saltlık, bir güç, bir tanrısallık fırtınası içindeymiş gibi olup biter hepsi... İmgenin, benzetinin artık size bağlı olmayışı işin en ilginç yanıdır, imge nedir, benzeti nedir, hiçbirini bilmez olursunuz. Herşey elinizin altındadır, en doğru, en yalın deyim. Zerdüşt’ün bir sözüyle söyleyelim, şeyler sanki kendiliklerinden gelirler, kendilerini sunarlar benzeti olarak (–“Her şey senin konuşmanı okşamaya geliyor burda, yüzüne gülüyor senin: Çünkü senin sırtına binmek istiyor hepsi. Burada her benzetinin sırtına binip, her doğruya koşturuyorsun. Burada tüm varlığın sözleri, söz hazineleri sana açılıveriyor; burada tüm varlık söz almak istiyor, senden konuşmayı öğrenmek istiyor tüm oluş–“). İşte esin konusunda benim yaşadığım bu. “Benimki de böyleydi” diyebilecek birini bulmak için, hiç şüphe yok, binlerce yıl gerilere gitmeli insan.


IV

Sonra, hasta düşüp birkaç hafta Cenova’da yattım. Arkasından bir yaslı bahar geçirdim Roma’da; yaşamı olduğu gibi kabullenmiştim, –kolay iş değildi bu. İstemeden düştüğüm, Zertüşt ozanı için yeryüzünün bu en yakışık almaz yeri canımdan bezdirmişti beni aslında. Kaçıp kurtulmak, Roma’nın karşıtına, Roma’ya düşmanlıktan kurulmuş olan Aquila’ya gitmek istedim; ben de günün birinde yakın akrabalarımdan birinin, tam gerektiği gibi bir tanrısız ve kilise düşmanının, Hohenstaufen’lerden o büyük imparator İkinci Friedrich’in[3] anısına böyle bir yer kuracağım. Ama talihsizlik yakamı bırakmıyordu: Gene Roma’ya döndüm. Hıristiyanlık düşmanı bir semt aramaktan usanarak, sonunda Piazza Barberini’ye[4] fit oldum. Korkarım bir seferinde kötü kokulardan elimden geldiğince kurtulmak düşüncesiyle, bir feylesof için sessiz bir odaları olup olmadığını Plazzo del Quirinale’de[4] bile sordum. –Adı geçen piazza’ya bakan yüksek bir odada oturuyordum, Roma ayağımın altındaydı; aşağılardan çeşmenin şırıltısı duyuluyordu. Bugüne dek yazılmış en yapayalnız türkü, Gece Türküsü, işte orada yazıldı; o sıralar karasevdalı ezgiyle bozmuştum, anlatılır şey değildi; bir de bağlaması vardı, hep şu sözlerle duyuyordum: “Ölümsüz olmaktan ölmüş!”... Yazın, Zerdüşt düşüncesinin kafamda ilk olarak şimşek gibi çaktığı o kutsal yere[5] dönünce, ikinci bölümü buldum. On gün yetti. Ne birinci bölüm, ne de üçüncü ve sonuncusu[6], hiçbiri daha uzun sürmedi. Ertesi kış, yaşamımda ilk kez parıldayan sessiz, mutlu Nice göğü altında üçüncü bölümü buldum, –Ve işim bitti. Hepsi bir yıl bile sürmedi. Nice çevresindeki yükseklerde bir sürü saklı köşe, yaşadığım unutulmaz anlarla kutsallaşmıştır benim gözümde, “Eski ve Yeni Levhalar Üstüne” adını taşıyan can alıcı bölüm, istasyondan kayalar içinde kurulmuş eşsiz Arap Köyü Eza’ya çıkarken yazıldı, –yaratıcı güç ne denli bol akarsa, kas çevikliği de o denli artıyor bende. Beden coşmuştur: “Ruh”u karıştırmayalım işin içine... Çok zaman beni dansederken görebildiniz; yorgunluk nedir bilmeden o dağ senin, bu dağ benim, yedi sekiz saat dolaşabiliyordum. İyi uyuyor, bol bol gülüyordum, –bundan daha dinç, daha sabırlı olamazdım.


V

Bu onar günlük çalışmaları bir yana bırakırsak, Zerdüşt’ü yazdığım yıllar, özellikle ondan sonrası benzersiz bunalım yılları oldu. Pahalıya malolur ölümsüzlük: Karşılığı olarak bir çok kez ölür daha yaşarken insan.– Büyük işin öç alması dediğim bir şey vardır: Her büyü iş, yapıt olsun, edim olsun bir kez tamamlandı mı, o an yapıcısına karşı oluverir. O zaten bu işi yaptığı için düşmüştür–, artık yapıtına katlanamaz olur, onun yüzüne bakamaz. Geçmişinde böyle kimsenin istemeyi bile düşünemeyeceği bir şey, insanlık yazgısının düğümlendiği bir şey bulmak ve bunun yükünü taşımak şimdi!... Ezer insanı bu… Büyük işin öç alması! –İnsanın çevresinde duyduğu o ürkünç sessizliğe gelince, o da ayrı bir şeydir. Yedi kattır yalnızlığın derisi; bir şey işlemez içine. İnsanlara yaklaşırsın, dostlarını selamlarsın: Gene bir ıssızlık, gene bir tek bakış yok karşılık veren. Olsa olsa bir başkaldırma. Her birinde başka türlü olmak üzere, bana yakın herkeste gördüm bu başkaldırmayı; sanırım, karşıdakini en çok yaralayan şey, aramızda bir ayrım olduğunu birdenbire sezdirmektir, –saygı duymadan yaşayamayan soylu yaradılışlara pek az rastlanır. –Bir üçüncüsü de, küçük sokmalara karşı aşırı duyarlığıdır derinin, tüm küçük şeylere karşı bir çeşit çaresizliktir. Bunun nedeni de, bence her yaratıcı edimin, varımızı yoğumuzu, bütün benliğimizi koyduğumuz her edimin savunma güçlerinde gerektirdiği o korkunç tüketimdir. Küçük savunma yetenekleri ortadan kalkmıştır sanki: Güç bütünlemesi yapamazlar artık. –Çekinmeden şunu da söyleyeyim, insan daha kötü sindirim yapar, yerinden kımıldamak istemez, soğuğa karşı dayanıklılığı azalır, güvensiz olur, –çoğu zaman nedenler üzerinde bir yanılmadır güvensizlik, –Bir sefer, bu halimle, bir inek sürüsünün yaklaştığını, sürüyü daha görmeden, içimde yumuşak, insanca düşüncelerin doğmasından anlamıştım: Kanı sıcaktır onları…


VI

Bir yapıtın yeri apayrıdır. Ozanları bir yana bırakalım: Belki de hiçbir şey böylesine bir güç bolluğu içinde yaratılmamıştır daha. “Dionysosca” kavramım en yüksek uygulanışını buldu burada; onunla ölçüşünce, insanoğlunun yaptığı öbür işlerin hepsi zavallıca, olağan şeyler olarak görünür. Bir Goethe, bir Shakespeare bu korkunç tutku içinde, bu yüksekliklerde bir an bile soluk alamazlardı; Dante Zerdüşt’ün yanında yalnızca bir inanandır, doğruyu kendi yaratan, dünyayı yöneten bir kafa bir yazgı değildir. Veda’ların ozanları rahiptirler, Zerdüşt’ün eline su bile dökemezler; doğruluğuna doğrudur ya, daha bir şey değildir bunlar, hiçbiri bu yapıtın apayrı yerini, içinde yaşadığı gökmavisi yalnızlığı belirtemezler. Ta bengiliğe dek şunu söylemeye hakkı vardır Zerdüşt’ün: “Çemberler çiziyorum çevreme, kutsal sığırlar; gitgide azalıyor benimle çıkanlar daha yüksek dağlara, –sıradağlar kuruyorum gitgide daha kutsal dağlardan.” Tüm büyük kişilerin düşünce gücünü, iyiliğini bir araya getirseniz gene de Zerdüşt’ün bir tek konuşmasını çıkaramazsınız. Bir sonsuz merdivendir O’nun üzerinde inip çıktığı; herkesten daha ötesini görmüş, daha ötesini istemiş, daha ötesini başarmıştır. Gelmiş geçmiş bu en olumlu düşüncenin her sözü gene de bir karşı durmadır; tüm karşıtlıkları içinde toplamış, onlardan en aşağı güçleri, en tatlı, en delice, en korkunç olan şey o bir tek çeşmeden ölümsüz bir güvenle akar. Yükseklik nedir, derinlik nedir, hiçbiri bilinemezdi Zerdüşt’ten önce, hele doğru hiç bilinmezdi. Doğrunun bu vahyinde bir tek yer yok ki, öncüleri bulunsun, en büyüklerden biri önceden sezmiş olsun. Ne bilgelik, ne ruhların derinliğine iniş, ne de konuşma sanatı diye bir şey vardı Zerdüşt’ten önce: En tanıdır, en günlük olan şey burada hiç duyulmamış nesnelerden söz ediyor. Tutkusundan tir tir titriyor deyiş; uzdillilik burada musiki olmuş; yıldırımlar savruluyor daha önce bilinmeyen geleceklere. Dilin kendi özüne, imgeye bu dönüşü yanında, şimdiye dek bilinen en büyük, en güçlü simgecilik bir çocuk oyuncağı kalır. –Zerdüşt nasıl da herkese iniyor, nasıl da biliyor gönül almayı! Üstelik hasımlarına, papazlara nasıl okşarcasına dokunuyor, onlarla birlikte acı çekiyor!– İnsan burada her an aşılmaktadır, “üstinsan” kavramı en büyük gerçek olmuştur burada, –şimdiye dek insanda büyük bilinen ne varsa, hepsi de sonsuz uçurumlar boyu aşağıda kalmıştır. Bu mutlu sessizlik, bu tüy gibi ayaklar, bir an eksik olmayan bu hayınlık, bu kabına sığmazlık, Zerdüşt’ün kişiliğini yapan başka ne varsa, hiçbiri büyüklüğün ayrılmaz parçası olarak düşünülmemiştir daha önce. Zerdüşt kendini işte bu yüzden, böyle geniş uzaylarda yaşayıp, en çelişik şeylere böylesine açık olduğu için, en yüksek varoluş biçimi saymaktadır; kendisini bunu nasıl tanımladığını duyunca, onu başka bir şeye benzetmekten vazgeçer artık insan.

–en uzun merdiveni olan ruh, en derine inebilen, en geniş, en büyük ruh, kendi içinde en çok dolanıp gezebilen, yolunu en çok şaşırabilen,

o en zorunlu olan, seve seve atılan rastlantının içine, o varolan ruh, oluşu isteyen, varlıklı ruh, istemeyi ve açlığı isteyen,–

kendi kendinden kaçan, en geniş çevrelerde yakalayan kendini,

en bilge ruh, kulağına çılgınlığın en tatlı şeyler fısıldadığı,

kendini en çok seven, içinde tüm şeylerin ileriye ve geriye aktığı, alçaldığı, kabardığı–

Ama bu Dionysos kavramının ta kendisi işte. –Başka bir düşünüş yolu da oraya götürür bizi. Zerdüşt örneğindeki psikolojik sorun şudur: Şimdiye dek evet denen her şeye, duyulmamış ölçüde, sözle ve eylemle hayır diyen kimse, nasıl gene de yadsıyan bir düşüncenin tam tersi oluyor; yazgıların en ağırını, yıkımlı bir ödevi taşıyan düşünce, nasıl gene böyle hafif, böylesine az yersel oluyor –bir dansçıdır Zerdüşt–; gerçeği en kazısı yüreklilikle, en korkunç olarak gören, o “uçurum gibi derin” düşünceyi düşünen kimse, nasıl oluyor da varlığa, onun bengi dönüşüne karşı durmuyor, –tam tersine evrensel olumlayışın, “o sonsuz, sınırsız evet ve amin deyiş”in ta kendisidir… “Ta uçurumların dibine dek taşıyorum bu kutsayan evet-deyişi”… İşte gene vardık Dionysos’a.


VII

–Kendi kendine kalınca hangi dili konuşur böyle bir tin? Dithyrambos dilini. Bulucusu benim dithyrambos’un. Zedüşt’ün gün doğmadan önce kendi kendisiyle nasıl konuştuğunu bir dinleyin: Bu zümrütten mutluluğu, bu tanrısal sevecenliği şakıyan dil yoktur benden önce. Böyle bir Dionysos’un en derin yası bile gene dithyrambos olur; örnek olarak Gece Türküsü’nü veriyorum. –ışık ve güç bolluğu yüzünden, güneş gibi yaratılmış olmak yüzünden sevemeyişin o ölümsüz yakınmasını.

Gecedir: Yüksek sesle konuyor tüm fışkıran çeşmeler şimdi. Ve benim ruhum da bir çeşmedir fışkıran.

Gecedir: Yeni uyanıyor sevenlerin türküleri. Ve benim ruhum da bir sevenin türküsüdür.

Dinmeyen, dinme bilmez bir şey var içimde, ses olmak istiyor. İçimde sevgiye susamışlık var, sevginin dilini konuşuyor kendisi.

Işığım ben: Gece olaydım keşke! Ama budur işte benim yalnızlığım, çepeçevre ışıkla sarılmış olmam.

Ah, karanlık olaydım, gece olaydım! Nasıl emerdim ışığın memelerinden!

Üstelik kutsardım bir de sizleri, ışıl ışıl yıldızcıklar, ateşböceklerini göğün! O ışıktan armağanlarınızla mutlu olurdum.

Ama öz ışığımla yaşıyorum ben, gene ben içiyorum benden taşan alevleri.

Bilmiyorum almadaki mutluluk nedir; çoğu zaman bana öyle geldi ki, çalmak daha da büyük mutluluktur almaktan.

Budur benim yoksulluğum, elim durup dinlenmeden bağışlıyor; budur çekemediğim, bekleyen gözler görüyorum hep, özleyişin aydınlanmış gecelerini.

Vay, bağışlayanların mutsuzluğu, vay! Güneşimin kararması! Vay susamaya susamış olmak! Vay açlıktan kıvranmak doymuşluğun içinde!

Gerçi benden alıyorlar: Ama elim ruhlarına dokunuyor mu daha? Bir uçurum vardır vermekle almak arasında, –ve en küçük uçurumdur en zor kapanan.

Bir açlık büyüyor güzelliğimden: Aydınlattıklarıma acı vermek istiyorum, soymak istiyorum bir şey bağışladıklarımı –hayınlığa böylesine susamışım ben.

Doluluğum böyle öç kuruyor, böyle bir kalleşlik sızıyor yalnızlığımdan.

Bağışlaya bağışlaya öldü bağışlamanın mutluluğu; kendi bolluğundan bezdi erdemim!

Durmadan bağışlayan için tehlike, utanmayı unutmaktır; hep dağıtan kimsenin elleri, yüreği nasır bağlar dağıtmaktan.

Gözüm yaşarmıyor artık yalvaranın utanması önünde; sertleşen elim artık duymuyor o dolu ellerin titreyişini.

Gözümde o yaş damlası nereye gitti, yüreğimde o belirsiz ürperiş? Vay, yapayalnızlığı tüm bağışlayanların! Vay, tüm ışıldayanların suskusu!

Issız uzayda nice güneş dönüyor: Karanlık ne varsa, hepsine konuşuyorlar ışıklarıyla –yalnız bana susuyorlar.

Işıyanlara karşı budur düşmanlığı ışığın: Acımadan gider kendi yoluna.

Işıyanlara karşı katı yürekli, güneşlere karşı soğuk –böyle döner hep güneş.

Bir kasırga gibi döner güneşler yörüngeleri üzerinde.

Amansız istemlerine uyup giderler: Budur soğukluğu onların.

Yalnız sizler, ey karanlık, ey gecesel olanlar, siz ısınırsınız onların ışığında! Yalnız siz susuzluğunuzu dindirirsiniz, emersiniz ışığın memelerinden!

Ah, dört bir yanım buz; donmuş şeylere değmekten yanıyor elim! Ah, içimde susuzluk var, sizin susuzluğunuz için yanıp tutuşuyor.

Gecedir: Neden böyle ışığım ben! Geceye susamışlık! Yalnızlık!

Gecedir: Bir pınar gibi kaynıyor içimden isteğim, –konuşmak istiyorum.

Gecedir: Yüksek sesle konuşuyor tüm fışkıran çeşmeler şimdi. Ve benim ruhum da bir çeşmedir fışkıran.

Gecedir: Şimdi uyanıyor işte sevenlerin türküleri. Ve benim ruhum da bir sevenin türküsüdür. –


VIII

Böyle bir şey ne yazılmış, ne duyulmuş, ne de çekilmiştir: Bir tanrı, bir Dionysos çekebilir bu acıyı. Bu “ışık içinde güneş yalnızlığı” dithyrambos’una verilecek yanıt Ariadne[7] olurdu… Ama Ariadne kimdir, benden başka bilen mi var!... Bu tür bilmecelerin çözümünü bulamadı hiç kimse; burada bir bilmece olduğunu gördüklerinden de şüpheliyim. –Zerdüşt bir seferinde, ödevini –ki benim de ödevimdir– öyle bir kesinlikle belirtmiştir ki, yanlış anlayamaz artık hiç kimse: Geçmiştekileri de temize çıkarmaya, kurtarmaya dek varan bir olumlayıştır bu.

İnsanlar arasında, geleceğin kırık parçaları arasında gibi dolaşıyorum: O gördüğüm geleceğin.

Derdim günüm bu benim, kırık parça, bilmece, ürkünç rastlantı olan her şeyi toplamak, tek bir şey yaratmak.

Nasıl katlanırdım insan olmaya, aynı zamanda ozan, bilici, rastlantının kurtarıcısı olmasaydı inan?

Tüm geçmişi kurtarmak, “böyleydi” denilen her şeyi yeni baştan yaratmak “ben böyle isterdim” diye, –benim için bu olurdu ancak kurtuluş.

Zerdüşt başka bir yerde de, olabildiğince katı yüreklilikle, kendisi için “insan” ancak ne olabilir, bunu anlatıyor, –bir sevgi, hele acıma konusu değil hiç,– insandan o büyük tiksinmeyi de yenmiştir Zerdüşt: Onun gözünde insan biçimlenmemiş özdektir, yontucusunu bekleyen çirkin bir taştır.

Artık hiç istememek, artık değer biçmemek, artık hiç yaratmamak: Bu büyük yorgunluk benden ırak olsun hep!

Bilip tanırken bile, istemimin doğurtmaktan, oluştan aldığı tadı duyuyorum yalnızca; benim bilgim bir çocuk gibi arıksa, ondan doğurtma istemi olduğu içindir.

Bu istem tanrıdan, tanrılardan uzağa alıp götürdü beni: Yaratacak ne kalırdı, tanrılar… varolsaydı?

Ama beni hiç durmadan insana doğru çekti bu yanıp tutuşan yaratma isteğim; taşı böyle arar çekiç de.

Bilseniz, nasıl beni yontu uyuyor taşta benim için, o yontular yontusu! Ah, taşların en sertinde, en çirkininde mi uyumalıydı böyle!

Azgınca vuruyor şimdi çekicim, acımadan vuruyor onu tutsak eden taşa. Yongalar savruluyor: Varsın savrulsun!

Onu tamamlayacağım; bir bölge geldi göründü çünkü bana, –tüm şeylerin en eşsizi, en tüy gibisi göründü bana bir kez!

Gölge olup geldi bana üstinsanın güzelliği: Bundan böyle bana ne… tanrılardan!...

Bu koşuklar dolayısıyla sırası gelmişken, bir başka görüşü de belirtmek isterim: Çekicin sertliği, yoketmenin kendisinden alınan tad. Dionysosca bir ödev için gerekli başlıca koşullardandır. “Sert olun” buyruğu, tüm yaratanların sert olduğunu en büyük kesinlikle biliş, gerçek belirtisidir Dionysosca bir yaradılışın. –





ECCE HOMO

Kişi Nasıl Kendisi Olur

Friedrich Nietzsche

Çeviren: Can Alkor

Yapı Kredi Yayınları

Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi

İkinci Baskı, 1999

Sf. 73-83

--------------------------------------------------------------------------------

[1] (1861-1937): Roman, öykü ve deneme yazarı.

[2] Argo adlı gemiyle Kolchis’e, altın yaprağı ele geçirmeye giden Yunan yiğitleri: İason, Herakles, Orpheus vb…

[3] (1194-1250): Sicilya kralı, 1220’den sonra da Kutsal Roma Cermen İmparatoru. Papalara karşı savaşmış, afaroz edilmişti.

[4] Piazza Barberini: Roma’da bir alan. Plazzo del Quirinale: İtalya kralının oturduğu saray.

[5] Sils Maria.

[6] Zertüşt başlangıçta 3 bölüm olarak yayımlanmıştı. Dördüncü bölüm sonradan eklenmedir.

[7] Mimos’un kızı. Theteus Minotauros’u öldürmek üzere labirent’e onun ipliğiyle inmiş. Sonra birlikte kaçmışlar; ama Theseus Ariadne’yi Naksos adasında yapayalnız bırakıp gitmiş. Neyse ki Dionysos gelmiş de, kızı kendine eş olarak almış.
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:50:01
Friedrich Nietzche -- Kutup Yıldızı

Bu kitap en azlarındır. Belki de onlardan hiçbiri yaşamıyor daha. Onlar, benim Zerdüşt'ümü anlayanlar olacaklar : kendimi, daha bugünden işitilecek kulaklar bulanlar ile nasıl karıştırabilirdim ki? Ancak öbürgündür benim olan. Kimileri öldükten sonra doğar.
Kişinin beni anlamasının, hem de zorunlukla anlamasının koşulları, —bunları pek iyi bilirim. Benim yalnızca içtenliğime, tutkuma dayanabilmek için, düşünsel konularda katılık kertesinde dürüst olması gerekir kişinin. Dağlarda yaşamaya, alışkın olması gerekir— çağın siyasetinin ve halkların çıkarcılıklarının sefil gevezeliğini kendi altında görmeğe. Aldırmaz olmuş olması gerekir, hiç sormaması gerekir, doğruluk yararlı mıdır diye, bir kötü kader olup çıkar mı diye... Bugün kimsenin sorma yürekliliğini göstermediği sorulara sertliğin verdiği yatkınlık; yasaklanmış olana yüreklilik; labirente önceden-belirlenmişlik. Yedi yalnızlıkta edinilmiş bir deneyim. Yeni bir müzik için yeni kulaklar. En uzaklar için yeni gözler. Şimdiye dek sağır kalınmış doğrular için yeni bir vicdan. Ve yüce üslubun iktisat istemi: gücünü, heyecanlanmalarını derli-toplu tutmak... Kendi kendine saygı; kendi kendine sevgi; kendi kendisi karşısında koşulsuz bir özgürlük...
İşte! Bunlardır benim okurlarım ancak, benim sahici okurlarım, benim önceden belirlenmiş okurlarım: geri kalan neye yarar ki —geri kalan, insanlıktır yalnızca.— Kişinin, gücüyle, ruhunun yüksekliğiyle, insanlığa tepeden bakması gerekir —hor görüşüyle...

Friedrich Nietzsche
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:51:01
Gezgin ile Gölgesi

GEZGİN ile GÖLGESİ

[Fredrich Nietzsche]




GÖLGE :
Çoktandır dinlemedim konuşmanı, bir kolaylık vermek isterdim sana konuşasın diye.

GEZGİN:
Biri konuşuyor – nerededir? Kimdir? Öyle yakın ki bana, dersin benim konuşan; oysa cılız çıkıyor sesi benimkinden.

GÖLGE:
(Bir süre sonra) Sevinmiyor musun bir konuşma yolu bulduğuna?

GEZGİN:
İnanmadığım Tanrıya da, bütün varlıklara da ant olsun ki gölgemdir konuşan; duyuyorum konuşmasını, inanmıyorum yalnız.

GÖLGE:
Bırakalım artık bunu, uzun boylu düşünmeyelim; bir saat içinde olmuş, ne varsa.

GEZGİN:
Ben de öyle düşünmüştüm. Pisa’da bir ormandayken; ilkin iki sonra beş deve gördüğümde.

GÖLGE:
Bir kesmeye görsün usumuz sesini, ne de sevgili saygılı oluruz birbirimize karşı, ne de iyi; sıkmayacağız birbirimizi böylesine konuşmayla; başkalarının da sıkmayacağız canını, bizce anlaşılmaz olsa bile sözü. Bir iki söz edildiğinde, çokluk, yeterli karşılığın ölçüsü bilinmez olur. En iyi kuraldır bu, başkası ile konuşmaya daldığımda. En bilge olan bile bir kez aldanmaya; üç kez aptallığa düşer uzun boylu bir konuşmada.

GEZGİN:
Doğrusu, sözünü bu açıkça söyleyişin, bir yaltaklanış değil.

GÖLGE:
Yaltaklanmam mı gerekir?

GEZGİN:
Ben, insanın gölgesini onun kendini beğenmişliği sanırdım, yoksa “yaltaklanmam mı gerekir” diye sorulmazdı böyle.

GÖLGE:
İnsanda çoktandır tanıdığım kendini beğenmişlik, konuşayım mı konuşmayayım mı diye sormaz, konuşur boyuna.

GEZGİN:
Anlıyorum iyice, sana karşı ne denli kaba davrandığımı, ey sevgili gölgem: daha bir tek söz bile söylemedim, ne çok seviniyorum bilsen, seni uluorta görmeden dinleyeceğime. Bileceksin gölgeyi sevdiğimi, ışığı sevdiğim gibi, böylece yüzün güzelliğini, söylevin açıklığını, niteliğin sağlamlığını, iyiliğini koyuyor ortaya, bu yüzden ışık gibi gereklidir gölge de. Birbirinin atışanı, yarışanı değil onlar. El ele vermiş, sıkı fıkı gönüldeştiler çokluk; bir çekilmeye görsün ışık, yayılır gelir ardından gölge.

GÖLGE:
Tiksinirim yalnızlıktan, senin geceden tiksindiğin gibi; insanları severim ben, onlar ışığın çocuklarıdır; kıvanırım aydınlıktan dolayı, onun gözünün içindedir kişilerin öğrendiği, bulduğu, tükenmeyen öğrenişler, buluşlar. Ben’im bütün nesnelerin gösterdiği gölge, bilginin ışığı üstüne düştüğünde.

GEZGİN:
Anladığımı sanıyorum seni, bir gölge gibi koydun ortaya kendini. Sen haklısın gene de. İyi arkadaşlar, ister burada olsun ister orada, bir üçüncüsü için bilmece olması gereken karanlık bir sözü birbiriyle anlaşmanın belirtisi olarak sunarlar. İyi arkadaşlarız biz de. Bu yüzdendir önsöylevin yeterliliği. Baskı yapıyor içime senin karşılık verebileceğin iki yüz soru; zaman da çok kısa doğrusu. Nereye baksak bu konuda, nesnelerin bütünüyle bir hız, bir barış güveni içinde bir araya geldiklerini görürüz.

GÖLGE:
Öyle, gene de gölgeler daha ürkektir insanlardan; bildiremeyeceksin kimseye burada ne konuştuğumuzu.

GEZGİN:
Ne denli konuştuğumuzu mu? Tanrı korusun beni uzun uzadıya yazılı, sıkıcı konuşmalardan. Platon, örümcek gibi ağ örmekten daha az sevinç duyaydı, daha çok tadını çıkaracaktı okuyucular. Gerçeklik içinde yazıya görüş çizgileriyle yapılmış bir tablo gibidir. Ne varsa ya kısa ya da uzundur onda. Üzerinde anlaştığımız konuyu bildirebilir miyim dersin?

GÖLGE:
Yeniden öğrenecek el gün, senin bu konudaki görüşlerini; kıvanç duyuyorum bundan. Düşünülmeyecek senin gölgeninkiler.

GEZGİN:
Ey arkadaş, yanılıyorsun belki de. Görüşlerim için de benden gölge algılanmıştır şimdiye dek.

GÖLGE:
Işıktan çok gölge mi? Olabilir mi?

GEZGİN:
Ağırbaşlı ol! Sevgili maskara! Ağırbaşlılık ister benim ilk sorum, evet…




* * *



1 / BİLGİ AĞACI ÜSTÜNE – Gerçeklik değildir olabilirlik gene de: Özgür gibi görünmek de özgürlük değildir hani, gene de bu iki umutsuzluk yüzünden değiştirilemez bilgi ağacı yaşamınki ile.



2 / EVRENİN USU – Sonsuz bir akıllılığın bütünü (toplamı) değil evren, bu yüzden bizim kavradığımız her parça evren akla uygun değildi, öyle gösterilemez de. Evren iyiden iyiye bilgece, akla uygun değilse hep, öteki evren de değil besbelli. Burada yargı, küçük önermeden büyük önermeye (a minori ad majus), bölümden bütüne (a parte at totum) doğru geçerlidir bir bakıma.



3 / “BAŞLANGIÇTA VARDI” – Ortaya çıkışı ululamak – gerçeküstü bir tomurcuktur bu, tarihin incelemesinde yeniden ortaya konur, düşünce konusu yapılır: bütün nesnelerin en olgunu, en özlüsü Başlangıçta vardı diye…



4 / DİLGEREKSİNİŞİ İLE GERÇEKLİK – İkiyüzlüce bir aşağılanması vardır, kişilerin en çok önem verdiği bütün nesnelerin; en yakın olan nesnelerin. “Yaşamak için” deniyor, -kargışlanası bir yalan bu, hani çocuk doğurmada cinsel birleşmeden alınan tadın özel bir amacı vardır diyen yalan gibi. Yoksa kimse değer vermezmiş, “en önemli nesnelere” duyulan yüce saygıya. Papazlar, metafizikçiler bu konularda böylesine olağanüstü iki yüzlüce bir dili gereksemeye alıştırmış bizi; şu küçümsenen en yakın nesneler gibi bu pek önemli olayları önemseyen sezgi tutum değiştirmemiş gene de. Bu katmerli ikiyüzlülüğün acı sonu süreklidir; bu pek gerekli olaylar, sözgelişi yemek, oturmak, giyinip kuşanmak, gidiş geliş, durgun olarak kavranamayan, genel bir düşünmenin, değiştirmenin konusu olamaz; insan bunları çoğu kez aşağılık sayar; aydınca, sanatçıya yaraşan ağırbaşlılığını uzak tutar bunlardan… Öyle ki burada alışkanlık, açık saçıklık; şu düşünülmeyen, toy sayılan gençlik üzerinde kolay bir başarı sağladı: öte yandan bizim ruhla gövdenin yasalarına karşı olan sürekli suçlarımız, topumuzu birden, daha genç olanı da daha yaşlı olanı da utanç verici bir bağlılığa, bir bağımsız olmamaya doğru götürüyor, -gerçekte benim düşündüğüm; öğretmenlerden, doktorlardan, ruh kaygılarından doğan, bütün toplum üzerinde baskısını gösteren bağlılıktır.



6 / TOPRAK GEVŞEKLİĞİ İLE ANA NEDENİ – Yaşamları boyunca yumurta yediğinden pek uzun, ağzının tadına pek düşkün kişiler, çevreye bir bakıverince hemen ve sık sık görülürler. Bilmezler karınlarında bir fırtınanın kopacağını, en iyi kokuların soğuk, açık bir havada daha güçlü koktuğunu. Bizim tat alma duygumuz, ağzın her yerinde bir değildir. Yıkım getirir mideye, güzel güzel söyleşip gülünerek yenen her yemek. Bu örneklerle açığa vurulan gözlem duygusu eksikliğinin kıvanç verecek bir yönü yoktur, bu pek gerekli olayların birçoklarınca kötü sayıldığı, onlara pek kulak asılmadığı çok kez söylenebilir. Bir ilgisizlik midir bu? –Şu da söylenebilir: bu eksiklik yüzünden bireylerin gövde gerçekliği, ruh gevşekliği, başka bir yöne çevrilmiştir. Yaşam biçiminin düzene konmasında, gidiş geliş zamanında, seçiminde, uğraşıda, boş zamanlarda, buyruk vermede, eş olmada, doğa sezgisinde, sanat sezgisinde, en çok gündelik olanda, bilmemenin, keskin bir gözü olmamanın,daha doğrusu bize neyin yıkım, neyin kazanç getireceğini öğrenmek gereğinin bilinmesini isteyen yok. Bu, birçokları için, yeryüzünün “yıkım çayırında” neler yaptığı anlamına gelir. Her yerde olduğu gibi burada da, kişinin gerçekte bir tür akılsızlık içinde bulunduğu söyleniyor: çok kez, us yeterlidir. Çok yeterlidir de, şu küçük, gerekli olaylar yüzünden yanlış yöne çevrilmiş, yapmacıklara yöneltilmiş, saptırılmıştır. Papazlar, öğretmenler, her türden ülkücülerin, kaba sabaların, seçkinlerin egemenlik isteği, bir çocuğa söylev çeker, o da bambaşka bir sonuca varır, şöyle ki: ruhun sağlığı için devlete çalışmayı, bilim isteğini, ya da ün kazanma, mülk edinme için araç olarak bütün insanlık uğruna yapılan çalışmayı, bilim isteğini, ya da ün kazanma, mülk edinme için araç olarak bütün insanlık uğruna yapılan çalışmaları ortaya koymalı; bu sırada birey gerekseyişini, günün yirmidört saati içindeki irili ufaklı gereçlerini az da olsa küçümsemeli, ya da küçümsenecek düzeyde görmeli. Sokrates bütün gücüyle insanlığın bu kendini beğenmiş yetişkinliğine karşı insanın elinden tutulması için direndi; Homeros’un bir sözü ile bütün kaygıların, düşüncelerin gerçek yöresi, bütünü içinde şunu ansımayı sevdi: “Beni evde iyi ya da kötü ile karşılaştıran nedir?” Böyle diyordu o…



7 / İKİ AVUNTU ARACI – İlkçağ sonunun ruh eğitimcisi Epiküros’un olağanüstü bir görüşü vardı, örneği bugün bile az bulunur doğrusu; ona göre ruh esenliği için son dışadönük kuramcı sorunlarından iyice çözülmek gerekir. “Tanrı korkusu”ndan doğan acıyı çektirecek sözleri söylemek yetiyor: “Tanrılar varsa bize acı çektirmezler.” – Artık bu son soru üzerine, gerçekten, Tanrı var mıdır sorusu verimsiz, tartışılmaya değmezdir. Oysa şu durum daha yararlı, daha güçlüdür: gidip başkasının önünde durarak onu anlamak, daha yumuşak yürekli, daha iyiliksever yapmak. O kimse kalkar bize bunun karşıtını, Tanrıların acı çektirdiğini, yoksulun ne denli bir yanılmaya, bir dikenli çalılığa düşmek zorunda kaldığını göstermeye çalışır; oysa bu, yeterince inceliği, insancılığı elinde bulundurması gereken söylevcinin kurnazlığı değildir; bu oyunda o, kendi esirgeyiciliğini gizlemek için bunu kendiliğinden yapar. Sonunda bir başkası her yargıya karşı güçlü bir tiksinme duyar, kendi özel savına karşı kanıt getirir, ondan soğur, salt bir tanrıtanımazınkine benzeyen inancı ile ilerler boyuna: “Ne ilişkisi var benimle Tanrı’nın, götür onları şeytan.” Yarı fiziksel, yarı töresel bir varsayımın duyguyu kararttığı başka durumlarda ise bu varsayımı yeniden koymaz ortaya; açıkça şöyle bakabileceğini söyler: bu özel görünümü açıklamak için ikinci bir varsayım daha vardır, belki başka türlü de davranılabilir. Sözgelişi çağımızda şu ruh gölgesini benimsemek için iç acılarının kaynağı üstüne olan varsayımların çokluğu yeter de artar bile. Bu gölge biricik, görünebilen, yüzlerce yönlü, çoğunsanmış varsayımlar üstüne olan düşünceden çıkıyor kolayca. Kim yıkımlara, böyle kötülük eden, sayrı olduğunu sanana, olmakta olana bir avuntu vermek istese Epiküros’un birçok soruya uygulanan şu iki büyüleyici tutumunu anımsayabilir; en yalınç biçimde bile şöyle söylemelisiniz: ilkin, öyle davranmalı ki bizi ilgilendiren bulunmasın; ikincileyin, böyle olabilen başka türlü de olabilir…



8 / GECE İÇİNDE – Birden bastırdı gece, değişti en yakınımızda nesneler sütüne olan duyumlarımız bile. Yasak yollardan dolanı gelen yeldir bu, bir fısıltı tutturmuş, aradığı varmış gibi, kızgındır aradığını bulamadığından, bir lamba ışığıdır bu; bulanık, kızıl aydınlığı ile bakar yorgun argın; gece isteksiz diretir durur, uyanır, yerinde durmaz insanoğlu. Uyuyanların soluk alış verişleridir bunlar; boyuna dönüp duran bir kaygıyı ezgi kılığında fısıldayan, bunların görünür uyumudur –biz duymuyoruz onu, uyuyanların sıkışık yüreği iner çıkar sessiz; soluk kesilip de gelince ölüm sessizliği: “Dinlen biraz, sen yoksul, sen acı çekmiş ruh!” deriz– her yaşayana, böyle baskı altında yaşadığından, ilksiz sonsuz bir dinlenme dileriz, gece inandırıyor ölüme. –İnsanlar güneşten yoksun kalınca ay ışığıyla, yağla geceye karşı savaştığında, felsefe örtecekmiş üstlerine örtüsünü! Artık çok iyi anlıyor insan, ruhsal varlığının bir yarı karanlıkta, yaşamının bu güneşten yoksunlukla ne denli kuşatıldığını, örtüldüğünü.



9 / İSTENÇ ÖZGÜRLÜĞÜ ÖĞRETİSİNİN VAROLDUĞU YER – Birinin üzerinde tutkularının biçiminden gelen gereklilik durur, ötekinin üzerinde ise dinlenme, esleklik alışkanlığı, üçüncünün üzerinde mantıksal olan bilgi (Gewissen), dördüncüde de tutku, taşkın bir günün tadını çıkarma isteği bulunur. İşte onların sımsıkı bağlandığı istenç özgürlüğü bu dört konudan çıkarılıyor: ipekböceği de istenç özgürlüğünü örmeye koyulmuş sanırsın, durum budur işte. Nereden geliyor bu? Bütün kişilerin kendilerince yaşam duygusunun en büyük olduğu yerde en çok özgür olmaya çalışacakları apaçıktır. Öyleyse söylendiği gibi bir bakıma tutkuda, görevde, bilgide, günün tadını çıkarma isteğinde olan da budur: İnsan tekinin güçlü olduğu nesne içinde kendini dipdiri duyduğudur; insan istemeyerek de olsa boyuna düşünür, gerekli mi özgürlüğünün bir ilkesi diye. İnsan; bağımlılığı, ussuzluğu, bağımsızlığı, yaşama duygusunu birlikte bulunan gerekli ilkeler diye düşünür. Burada insanın toplumsal–siyasal çevrede yaptığı bir deneme, yanlış olarak bütün gerçek ötesi alanlara aktarılıyor: oradadır güçlü adam, sevinçle acının dipdiri duygusu, umudun yüksekliği, isteyişin yüceliği, tiksinmenin kudreti; beylerle bağımsızların buyruğu altında oradadır. Evet oradadır bunlar; kullar, tutsaklar, baskı buyruk altında ussuzca yaşarken. İstenç özgürlüğü öğretisi, egemen durumların bir buluşudur.



10 / YENİ BAĞIMLILIK YOK ARTIK – Çoktandır sezmemişsek neden dolayı bağımlı olduğumuzu, kendimizi bağımsız sayarız: yanlış bir yargı, kişinin ne denli kendini beğenmiş, beylik isteğine kapılmış olduğunu gösteriyor. Burada, kendini bütün durumlardan bağımsız sayıyor; onun acısını çekiyor; alışkanlık yüzünden yaşıyor, yoksa bir yitirse bu bağımsızlığı, duygunun karşıtını da birden sezecek; bunu bir tasarı olarak benimsemek, göz önünde bulundurmak gerekir. Gerçekten bunun bir karşıtı olsaydı, başka bir deyimle, çok ilkel bir bağımsızlık içinde yaşasaydı, orada bağımlılığın doğurduğu baskı alışkanlığını sezer de bağımsız olmak için çabalar mıydı? Ancak yeni bağımlılıklar içinde acı çekerdi doğrusu: buna “istenç özgürlüğü” demez, bir tek yeni bağımlılık da duymazdı o gün.





GEZGİN ile GÖLGESİ
Fredrich NIETZSCHE

Broy Yayınevi

Haziran 1998, 4. Basım, Sf. 5-13




--------------------------------------------------------------------------------



33 / ÖÇ ALMANIN ÖĞELERİ – “Öç alma” sözü çok acele söylenmiş bir sözdür: görünüşe göre, bir kavramın, bir duyuşun kökü olarak ondan kaçınılmazmış gibi hani. Bu yüzden, gene o nesneyi bulmak için boyuna uğraşıp durulur: tıpkı bizim ulusal ekonomicilerimizin bugün bile “değer” sözünde böyle bir birliğin ipucunu görmek, değerin gerçek kavramını araştırmak için yorulmak istemeyişleri gibi… Sözlerin her biri, sanki Bu’nun Şu’nun Başkaları’nın sokulduğu çantalar değilmiş! “Öç alma” da böyledir işte; Bu, Şu az çok bir araya toplanmıştır onda. Bir kez olsun şu koruyucu geri tepme incelenirse, istemeden bize yıkım getiren cansız nesnelere karşı (devinen makinelere karşı olduğu gibi) neden ortaya çıktığı gösterilebilir: biz bir yıkımı önlemek için makineleri durdururuz, karşı devinmemizin anlamı budur, karşı vuruşun güçlü olursa makineyi dağıtır; makine, insanın vuruşu ile birden dağılabilecek durumda ise vuruşlar gitgide hızlanır; bunu yapabilir kişi –buna benzer bir deneme yapılabilir. Bir yıkımın doğrudan doğruya duyuluşunda yıkıcılara karşı da böyle davranılır; bu eyleme bir öç alma eylemi adı verilmek istenir; böyle de olur, ne var ki burada kendi kendini koruma, usun arabasını harekete geçirmiştir, gerçekte ise yıkıcıyı değil kendi kendini düşündüğü söylenebilir: biz yıkım getirene karşı böyle davranmak istemiyoruz,bütün varlığımızla ondan kurtulmak istiyoruz. –İnsan kendi düşünceleriyle kendinden kalkıp düşmana doğru gitmek, hangi tutum içinde en duyulabilir olanla karşı karşıya gelineceğini sormak isterse zamanı gerekser… Bu, öz çalmanın ikinci türünde olur: bir kimsenin yırtıcılığı, sevecenliği üstüne yoğunlaşan bir düşünce, onun karşısındakine acı çektirmek sanısının ürünüdür. Buna karşılık bir kimse öç almanın görüş açısı içinde sürekli yıkımlara karşı sürüp giden gerçek yıkımı kurala uygun olarak savmak, ona karşı soğukkanlı davranmak için daha önceden kendini az çok güven altında bulundurur. Öç almanın ilk türünde karşı vuruşu elden geldiğince güçlü kılan, ikinci vuruş karşısında duyulan korkudur; işte düşmanın saldırısına denk tepki de böyledir, karşı vuruşun gücü ancak düşmanın bize yaptığı ile belirlenir. O ne yaptı? Düşman acı çekiyorsa, bizim ona acı çektirmemizin bize sağlayacağı kazanç nedir? Bu bir yeniden kurma davranışıdır: bu da ilk öç alma türünde kişinin ancak kendini korumasına yarar. Belki de düşman yüzünden malımızı, mevkimizi, arkadaşımızı, çocuklarımızı yitiririz –bu yitimler, öç almakla geri alınmaz; aslında onarım da adı geçen yitimler içinde anacak bir ekyıkımdır. Yeniden kurmanın öcü daha geniş yıkımları önlemez, acı çektirmek yıkımları gidermez– özel durumlar dışında. Yavı yüzünden namusumuza dokunur bir durum varsa öç alma onu yeniden onarabilir. Öç alma, her durumda, bize bile bile acı çektiren birinin acı çektiğini gösterir; yavı, öç almakla bizi korkutamadığını anlamıştır. Biz de öç almakla onu korkutamadığımızı ortaya koymuşuz; işte uzlaşma, yeniden onarma buna dayanır. (Amaç, korkunun eksikliğini göstermek için birkaç kişi üzerinde alabildiğine açılmak, öç almada korkulur bir durum –sağlık ya da yaşam yıkımının ya da başka bir yıkımın– olduğunu, öç almanın bırakılmaz bir kural olarak geçerlik taşıdığını bildirmektir. Yargıçlar ne denli onlara el atarsa atsın, onlar gene küçümsenişten dolayı gönül alma için kaynağın yolunu tutarlar. Oysa onlar gene de yıkım gören namuslularının korkusuzca onarımını yeterli bulmazlar; bu, korkudaki eksikliklerini ortaya koyamadıklarındandır.) –Öç almanın ilk anlatılan türünde düpedüz korku vardır, bu korku geri tepmeye götürür insanı (karşı vuruşa): buna karşılık buradaki karşı vuruş, söylendiği gibi, korkunun bulunmadığını göstermek içindir. Bu “öç alma” sözü ile adlandırılan iki davranış biçiminin gizli yönü dışında farklı özellikleri yoktur artık: buna karşı ortaya çıkan da kin gütmenin karanlık bir tutum olduğudur, korkudan dolayı kendini koruma uğruna karşı vuruşa geçen kimse belki de onu gerçek bir eylem olarak belirlemiştir; oysa onun yıkıma uğramış namusu açısından düşünecek zamanı vardır, namus öcünün yarı yarıya alındığını boyuna söyleyebilir: bu tutum ötekinden yeğdir. Şimdi önemli olan onun namusunun başkalarının (evrenin) gözünde ya da yalnız yerenin gözünde sarsılıp sarsılmadığıdır: son durumda o, gizli öç almayı yeğ görecek, ilk durumda ise bunu açıktan açığa yapacak… Onun öç alması eylemde bulunanın ya da gözleyenin içini okuduğu ölçüde öfkeli ya da yumuşak olacaktır; bu türden bir sanı onu iyice aldatır, öç almayı büsbütün düşünmez olur, onda “namus” duygusu olmadığından incinme de olmadığı sanısı doğurur. Böylece bir kimse eylemde bulunanı, eylemi görenleri küçümserse öç almayı da düşünmez artık: öç almanın ona bir şey kazandırmayacağını bilir, küçümsenmiş olarak da kazancının bulunmadığını anlar. Eninde sonunda alışılmamış bir durumda öç almayı bırakacak; bu, eylemde bulunanı sevdiğindendir: belki de onun gözünde namusa yıkım gelmiş, karşı sevgi bu yüzden azalmıştır. Karşı sevgi uğruna öçten dönme, sevgiyi ortaya koymak için bir adağı gereksinir, sevilen varlığa acı çektirmek gerekmez: bu duruma gerçekte adakla daha çok acı çektirme denir. Böylece her kimse, öcünü almış olur; namusu yıkım görmüşse, yıkım getirene, yerene karşı dopdolu bir sevgi duymak, yoğun bir yergi ile karşılık vermiş olmaktır. O kimse yargıçlığa başvurmakla da öcünü kişisel olarak toplumun enine boyuna düşünen, işini bilir bir insanı olarak toplumun öcünü bir tek kimseye, ona saygı duymayana yöneltecek. Böylece yargıçlığın vereceği ceza dolayısıyla tek kişinin namusu, toplumun namusu olarak onarılacak: başka deyişle –ceza öç alma olacak–, onda öç almanın daha önce belirtilen kuşkudan uzak başka öğeleri vardır, toplum bu öç alma ile onun kendini korumasına yardım ediyor, kendini koruma yarım bir karşı vuruşa geçmiş oluyor. Ceza sürekli, yıkımı önlemek, sürüp atmak ister. Gerçekten cezada öç almanın bu iki ayrı öğesi bu tutuma bağlıdır, belki de bu en çok etki gösterenidir; bu sözü edilen kavram kargaşasını korumaya gücü yeten, öç alan birey ne istediğini açıkça bilmiyor doğrusu.





GEZGİN ile GÖLGESİ
Fredrich NIETZSCHE

Broy Yayınevi

Haziran 1998, 4. Basım, Sf. 28-31
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:51:01
GÜÇ İSTENCİ


"Bir gün bayağı kömür 'Niye böyle sertsin!' demiş elmasa. 'Biz seninle yakın akraba değil miyiz ki?'

Niye böyle yumuşaksınız? Kardeşlerim, size soruyorum: siz benim, -kardeşlerim değil misiniz?

Neden böyle yumuşak, böyle uysal, böyle verimser? Neden yüreklerinizde bunca yadsıma, bunca verinme var? Neden bakışlarınızda bunca az yargı var?

Peki siz yazgı olmak, amansız kişiler olmak istemezseniz, bir gün benimle nasıl, iller açabilirsiniz?

Peki sertliğiniz çakmak ve kesmek ve parça parça etmek istemezse, bir gün benimle nasıl, yaratabilirsiniz?

Yaratıcılar sert olurlar da. Elinizi binyıllara basmak, balmumuna basar gibi basmak, mutluluk sayılmalı sizce, -

-mutluluk, binyılların istemine yazmak, tunç üstüne yazar gibi yazmak, -tunçtan daha sert, tunçtan daha soylu. Ancak en soylu kişiler sert olur tepeden tırnağa.

Şu yeni levhayı yerleştiriyorum üstünüze, kardeşlerim: sert olun!-"


Güç İstemi, Nietzsche’nin felsefesindeki en önemli düşüncedir. Bu düşünceyi iki kaynaktan geliştirir: Schopenhauer’in ve Eski Yunanlıların düşün hayatlarından. Schopenhauer, dünyanın çok güçlü ve kör olan tek bir istem tarafından yönetildiği şeklindeki eski doğu inancını devralmıştı. Nietzsche, bu fikrin içindeki potansiyeli görür ve onu insan ilişkilerine uyarlar. Nietzsche, anlattığına göre, Yunan Kültürü’nü araştırırken, Yunanlıları harekete geçirenin herhangi bir yararlı şey veya doğrudan bir avantajın değil, güç ve iktidar elde etmeye yönelik bir çaba olduğunu farkeder.

Nietzsche bundan, tüm insanlığın güç ve iktidar istemi tarafından yönlendirildiği sonucunu çıkarır. Ona göre, tüm eylemlerimizin temel dürtüsü işte bu enerji kaynağından beslenir. Güç istemi çoğunlukla başka birtakım şekillerde, yani şekil değiştirerek, ortaya çıkıyor, ancak daima mevcuttu. Hıristiyanlık, öngördüğü tevazu, sevgi ve merhamet ile, görünüşe göre daima tersini iddia etmekteydi. Gerçekte bu, hastalıklı bir sapkınlıktan başka bir şey değildi. Hıristiyanlık, Romalılar’ın köle zihniyetinden doğmuş ve bu köle zihniyetini hiçbir zaman üstünden atamamıştı. Hıristiyanlığ’ın güç ve iktidar istemi, sırları daha kolay anlaşılabilir güçlü kişilerin değil, köle olanların istemiydi.

Nietzsche, insanların geliştirdiği kalıpları analiz etmeye soyunduğunda, onun güç istemi çok yararlı bir araç olarak ortaya çıkar. Eskiden soylu ve saygıdeğer bir fedakarlıktan kaynaklandığı sanılan eylemler, Nietzsche tarafından hasta ve yozlaşmış eylemler olarak deşifre ediliyordu.

Ne var ki Nietzsche’nin felsefe yapma eylemi, iki itiraza yanıt vermemektedir. Eğer tek ölçek güç istemiyse, nasıl oluyor da, o istemin doğrultularına uymak istemeyen eylemler, kötüden başka bir şey olabiliyorlar? Ve, azizlerin güç istemlerini başkaları üzerinde değil de, kendileri üzerinde uyguladıkları savı, bu düşünceyi öyle çok yönlü uygulayabilme imkânı veriyor ki, sonunda bu düşünce bizlere hemen hemen hiçbir şeyi açıklayamamaktadır. İkincisi, Nietzsche’nin güç istemi çok döngüsel bir düşünce: Evreni anlama çabamız eğer güç isteminden esinleniyorsa, o zaman Nietzsche’nin güç istemine dair tasarımı şüphesiz evreni anlama çabasından kaynaklanıyor.

Ama bırakalım, bu derin ve aynı zamanda tehlikeli fikirle ilgili son sözü Nietzsche’nin kendisi söylesin:

"Güç ve iktidar hırsı değişikliğe uğradı, ama o aynı yanardağ hâlâ yanıp duruyor; sabırsızlık ve sınırsız sevgi kurban istiyor; ve önceleri 'tanrı aşkına' yapılan şeyler, şimdilerde para uğruna yapılıyor, ki, bu da en yüksek güç ve iktidar duygusu ve iyi hissetmeyi sağlıyor." (Sabah Alacası, 204)


Kaynak: 90 Dakikada Nietzsche

Güç İstenci - Der Wille zur Macht - will to power


--------------------------------------------------------------------------------
Nietzsche’nin görüngü dünyası, yaşantı dünyası, ruhsal dünyası, bilinci insanlık kuşkusu tarafından belirlendi. İnsanın güvenilmez, inanılmaz, sevilmez olduğuna inanıyordu. Duyarsız, Duyunçsuz, Gerçekliksiz olduğunu sorgulaması bile söz konusu olamazdı. İyimserlik olarak bilinen törel duygunun tehlikeleri karşısında uyanıktı. Tersine, yaşadığı dünyada moral duygunun hiçbir değer ve anlamının olmadığına inanıyordu. Buna göre, tüm düşüncesini, tüm usunu insanın içinde yattığına inandı dizginlenemez ve yatıştırılamaz canavarın varlığını tanıtlamaya adadı. Ama bundan daha da çoğunu yaptı. Modern tinin paylaştığı öz-korkunun üstesinden gelmenin olanaksızlığından hiç kuşku duymadan, bireyi böyle tanımlanan bir varoluşa uyarlamanın yollarını araştırdı ve geliştirdi.
Nietzsche zamanın ruh durumunun önemli bir telini yakaladı. Daha şimdiden onun gibi düşünen geniş bir okuyucu kitlesine insanlığın bir bencillik ve saldırganlık egosundan daha iyisine yetenekli olmadığını anlatmayı başardı. İnsanlara çok iyi bildiklerini bir kez daha söyledi: Siz ruhsuzsunuz, değersizsiniz, aslında bir sürüsünüz. Sürü bu öz-çözümlemeyi coşkuyla doğruladı.

Nihilist Nietzsche güvenlikten yoksun bir dünyaya, kendi öz-duygusuna aç insanlığa, Tanrısı ölmekte olan bir topluma aslında bunun böyle olması gerektiğini bildirdi. Immanuel Kant’ın "insanlığın yamuk tahtasından doğru hiçbirşey yapılamaz" moral buyrumu ile bütünüyle uyumlu bir dünya görüşü ve bir ruh durumu geliştirdi. Bu ürpertici olgusallık algısı zemininde Güç İstenci hiç kuşkuszu kurtarıcıydı.

Güç İstenci, kendi eytişimi gereği, istenç filan değil ama güçsüz olanın itkisidir. Güç İstenci özgür istenç değildir; tersine, güdüsü bilinçsizdir, tam olarak Sigmund Freud’un üst-ben dediği bilinçsiz bir saldırganlık eğilimidir. Bir istenç değil ama denetlenemeyen bir tutkudur, us açısından salt bir kölelik anlatımıdır, dışsal bir güce bağımlılığın ele verilişidir. Ve us tutkuya boyun eğer: Tüm değerleri değersizleştirilen mantık özgür istenci de değersizleştirir, e.d. yok eder.

Güç İstenci başka istençleri tanımaz. Tersine, yetkeciliğini dolaysızca gösterir. Varolma koşulunda barışçıllığı, zorun ve zorbalığın ortadan kalkışı olarak türeyi, en özsel eşitliği, kısaca insanlığın üzerinde anlaşabileceği en küçük ussallık düzeyini bile tanımaz.

Nietzsche’nin istediği Güç hiç kuşkusuz Doğaya değil ama İnsana karşıdır. Ruhçözümsel olarak, dolaysızca bir paranoya belirtisi, bilinçsiz bir korkunun anlatımıdır. Nietzsche’nin sürü dediği insanlık için duyduğu nefretin bir başka terimde belirişidir.

İnancını öldüren, varoluştaki anlam ve değerini yitiren, insan doğasının kendisine yabancılaşan Nietzsche güçsüz, mızmız bir karakterdi çünkü egosunun karşısında yalnızca onun olumsuzlanmasını, ‘başka’yı, o olmayan, onun sınırı ve sonu olan bir gözdağını algılıyor ve duyumsuyordu. Nietzsche güç istiyordu, ama istediği güç kesinlikle insana ve insanlığa güven duygusuyla birleşen Erdem değildi. Nietzsche o gülünç üstün-insan tasarımında bir yabancılar, bir yarışmacılar, bir hasımlar toplumunda yiten modern bireyin çok yaygın, ama yaygın olduğu denli de budalaca ve tehlikeli özlemine anlatım verdi. Buna göre, Nietzsche’ye son yüklenen sıfatlardan biri de doğalcılıktır. Nietzsche’yi iyi tanıyan, düşünürün dengeli bir tablosunu çizdiği ve her savını bir düzine alıntı ile desteklediği ileri sürülen bir yazar unları söyler (Nietzsche: Naturalism and Interpretation. Christopher Cox. Berkeley: University of California Press, 1999. Pp. xvi + 270. $45.00.) :

"the apparent dogmatism of will to power and becoming is mitigated by perspectivism, which grants that will to power and becoming are themselves interpretations, yet ones that are better by naturalistic standards’’ :: ‘‘ güç istenci ve oluşun görünürdeki inakçılığı güç istencinin ve oluşun kendilerinin yorumlar olduğuklarını, ama doğalcı ölçünlere göre daha iyi yorumlar olduklarını kabul eden perspektivizm tarafından yumuşatılır" (s. 106).

Nietzsche’de (ve anlatımı olduğu modern bilinç yapısında) berbat ve tehlikeli olan şey tam olarak bu yorumun kendisinin anlattığı özgürlük yoksunluğudur: Doğalcılık. Doğa Tinin üzerine ve önüne çıkarılır, ve tutkunun usa, dürtünün sağduyuya birincilliğinde diretilmesi ölçüsünde, nihilizm kendi doğasını sergiler. Görünen şey perspektivist-göreci olmanın tam tersidir çünkü doğal olan zorunlu olandır, göreli değil. Yine bu düzeye dek Doğanın sağladığı ölçünler gerçekten de iyinin ve kötünün ötesindedir ve buna göre ‘daha iyi’ oldukları değil ama yalnızca doğal oldukları söylenebilir. Doğal olan hiç kuşkusuz moral değer kategorilerinin altında durmaz. Çünkü zorunludur, özgür değil. Doğa Hak kavramını içermez. Nietzsche’de ‘‘yüksek’’ olan şey gerçekte alt ya da doğal olandır, tinsel olan değil. Türe yasanın gerçekleşmesidir, ama üst-insanın gerçekleştirmesi gereken yasa doğa yasasıdır.

Böyle bakış açısından, istenen güç başkalarının güçsüzlükleri pahasınadır. Güç İstenci güç istemi, güçlü olma isteği değildir. Güç İstenci istencini dayatma hakkının uygulanmasıdır. Sürüyü varsayar.

Güç İstenci kendi eytişimi gereği zor ve şiddet istencinde somutlaşır. ‘Zor’ kendini güç kavramının arkasında gizleyen yabanıllıktır. Başka bir deyişle, saldırganlıktır. İşi yokediciliktir.

Nietzsche güçsüzdü çünkü dünyası İyi, Gerçek, Güzel hiçbirşey içermeyen değer yoksunu bir dünyaydı. Tıpkı bilinci gibi. Tüm dünya karşısında güçsüzdü. Ama zayıflığın çıkarsaması bir nefret duygusundan başka birşey değildir. Nietzsche dünyadan, insanlıktan nefret etti.

Nietzsche doğanın güçleri karşısında değil ama insan karşısında güçsüzdü. İnsanlar karşısında insan olduğunu anlamayı başaramadı: Sevme ve sevilme yeteneği yıkılmıştı. Değer bilmeyi başaramadı. İnsanları ne denli güçlü gördüyse, onları usa ve erdeme ve türeye ne denli bağlı gördüyse, kendi hiçliğini o denli derinden duydu, nefreti o denli yeğinleşti, ve herkesten önce erdemsizliği güçsüzlük olarak gören Sokrates'ten, ‘moral manyak’ olduğunu söylediği bu en yürekli, en güçlü bireyden nefret etti.

Güçlü insan Nietzsche için parası, malı mülkü, politik yetkesi ya da ünü olan, varoluşun anlamını dışsallıklarda bulan mutçu soytarı değildi. Tüm bu tür öğeler özsel olarak insana dışsaldır, ve Nietzsche bunları gerçek güç kaynağı olarak görmedi. Nietzsche Gerçek, Güzel ve İyiden yana olmakla, insan özünü doğrulamakla güçlü olan insandan, erdemli insandan nefret etti.

Nietzsche insanlıktan kuşku duyar, insan bir us değil ama bir içgüdü varlığı olduğuna inanır ve buna göre vargılar çıkarır. Tanıdığı, bildiği, bir parçası olduğu insanlık alanında hiç de yanılıyor gibi görünmez. Tersine, işlerin yürürlükteki durumuna kavramsal anlatım verir. Tanrısı ölen bir insanlık için duyuncun da öldüğünü ileri sürerken bütünüyle tutarlı, bütünüyle geçerli, bütünüyle gerçek bir nihilist uslamlamayı formüle eder. Yaşamın kendisi söz konusu olduğu sürece, Nietzsche’ye öncüllerinin tutarlı vargılarını görmeyi, türetmeyi, ve doğrulamayı beceremeyen mızmız pozitivistlerden, varoluşçulardan, özdekçilerdan daha fazla önem vermeliyiz. Modern dünya gerçekten de insan doğsında yatan canavarlığın bir sonucu olarak bütün tarihinde ilk kez bir küresel ölüm-kalım sorunu ile karşı karşıya gelmiştir. Modern birey ve onun modern devleti Nietzsche’nin en çoğundan kağıt ve mürekkep düzleminde edimselleştirdiği korku-nefret-saldırganlık temasını Yaşamın kendisinin ortasında normal bir varoluş koşuluna çevirmiştir.

Modern Bilinç nihilist insanlık çözümlemeleri ile anlaşmada hiçbir sorun görmez. Tersine, böyle kötümser yorumlarda varolan duruma ortak olmanın aklandığını duyumsar. Rahatlar. Suçluluk duygusu acı verici birşey olmaya son verir, sadistik bir haz kaynağı olur. Bireysel ruh ve bilinç kendini baştan sona değersizleşmiş bir ekinin kucağına bırakır. Yirminci yüzyılın olayları, dünya savaşları, soykırımlar, ve dünyanın dört bucağına yayılan daha başka acımasızlık eylemleri Nietzsche’nin ve irrasyonalizmi izleyen daha başka sayısız modern düşünürün kuşkucu insanlık görüşlerinin haklı olduğunu düşündürür. Büyük nihilistin ölümünü izleyen yüzyılın tüm olguları insan doğasının bir sevgi, duyunç ve gerçeklik doğası olmaktan ne denli uzak olduğunu tanıtlar, tersini değil. Usu reddeden tüm soyut kuramcılık ona kalan biricik yöntemle, tümevarım yöntemi ile yetinmek zorunda olduğunu bilir. Nihilizmin yalnızca bir çözümleme olmadığını, kendisinin karşı-moral tutumunun tam olarak bir moral tutum olduğunu anlamak için olgusal olarak söylediklerinden çok mantıksal olarak söylemek zorunda olduklarına bakmamız gerekir.

Nietzsche yalnızca betimleme ya da çözümleme yapmakla kalmaz. Modern dünyanın yaşadığı ve gelecekte yaşayabileceği trajedilerin kendileri tam olarak nihilist düşünürün insanlığa salık verdiği duyunçsuzluk zemininde olanaklı oldular. Nietzsche hiç kuşkusuz modern kötülüğün mimarı değildi. Ama us-dışını, duyunç-dışını, duygu-dışını kutlayan bir yazardı. İnsanlığı sürü olarak aşağılaması, üst-insan dediği soytarılığı yüceltmesi Nietzsche’nin raslantısal buluşları değil ama insan duyuncunu anlayış yolundan doğan sonuçlardı.

"Üst İnsanlar tarafından kitlelere karşı bir savaş bildirimine gereksinim var! ... Yumuşak ve kadınsı yapan herşey Halkın ya da Kadınların ereğine hizmet eder. Evrensel oy hakkından, eş deyişle, aşağı insanların egemenliğinden yana işler. Ama karşı önlemleri almalı ve bu bütün sorunu aydınlığa ve yargının mahkemesi önüne getirmeliyiz." (Nietzsche, Güç İstenci, Kesim 861).

Nietzsche modernizme düşmanlığında modernizmin ürünüydü. Ona sevgi vermeyen bir dünyayı değil ama sevginin kendisini yadsıdı, Nefreti, Güç İstencini yüceltti. Modern ‘uygarlık’ kendi tarihsel kökenlerinden ötürü yalnızca sevme değil ama sevilme yeteneğini de tinsel dokusundan dışlar, ve geriye duyguya kendini anlatmak için saldırganlıktan başka bir çıkış yolu bırakmaz. Nietzsche bu karanlık duygunun sanatını yaptı ve modern toplumda yaygın bir duygudaşlık kazandı. Popülerliği nedensiz değildir. Evrensel bir bilinçaltına anlatım veriyordu.

"Eğer yaratmak istiyorsak, kendimize hiç kadar büyük bir özgürlük vermek, böylece ahlaktan kurtulmak ve şenlikleklerle neşelenmek gerekir. (Geleceğin önsezileri! Geçmişi değil geleceği yüceltmek! Geleceğin mitini bulmak! Umut içinde yaşamak!) Şanslı anlar! Ardından perdenin yeniden inmesine izin vermek ve düşüncelerimizi kesin ve yakın amaçlara indirgemek!" (Güç İstenci)


Kaynak: idea-tr / Aziz Yardımlı
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:52:01
Nietzsche Ağladığında -Kitaptan Notlar-

Kitabın İncileri

--------------------------------------------------------------------------------

Artık bakması için konsantre olması gerekmiyordu. Artık retina ve korteks tam bir işbirliği içinde.. Sayfa: 11

--------------------------------------------------------------------------------

Sizden iyileştirmenizi istediğim Nietzsche'nin bedeni değil, ümitsizliğidir. Sayfa: 18

--------------------------------------------------------------------------------

Evlilik ve ona eşlik eden mülkiyet ve kıskançlık ruhu tutsak eder. Sayfa: 22

--------------------------------------------------------------------------------

...ne kadın ne de erkeğin artık zayıflıklarıyla birbirlerine zulmetmeyecekleri günlerin geleceğini umuyorum." Sayfa: 22

--------------------------------------------------------------------------------

Belki part-time bir evlilik bana uygun olabilir.. Sayfa: 26

--------------------------------------------------------------------------------

Hayalinde bir süpürge kaptı ve bütün cinsel düşünceleri sildi süpürdü. Sayfa: 30

--------------------------------------------------------------------------------

Üçümüzün zihinsel bir yaşamı paylaşacağımıza, birlikte ciddi felsefi çalışmalar yapabileceğimize inanmıştım. Sayfa: 34

--------------------------------------------------------------------------------

Bizim kardeş beyinlerimiz vardı; yarım sözcükler, yarım cümlelerle, yalnızca hareketlerle birbirimize çok şey anlatabiliyorduk. Sayfa: 36

--------------------------------------------------------------------------------

Bakışlarının adeta gizli bir defineyi korurmuşçasına içeriye baktığını. Sayfa: 67

--------------------------------------------------------------------------------

Bazen baş ağrılarımın, beynimdeki doğum sancıları olduğunu düşünüyorum. Sayfa: 75

--------------------------------------------------------------------------------

Fiziksel açıdan sağlıklı olmanın, toplumsal ve psikolojik açıdan sağlıklı olmaya bağlı olduğunu düşünüyorum. Sayfa: 81

--------------------------------------------------------------------------------

Dürüstlük-dürüst sorular, dürüst cevaplar- en iyi ilaçlardır. Sayfa: 86

--------------------------------------------------------------------------------

Genellikle sorulmayan soru en önemli sorudur! Sayfa: 88

--------------------------------------------------------------------------------

Ama rağbet görmeyen bir gerçeğin, herşeyi zorlaştırmanın iyi olan bir yanı var mıdır? Sayfa: 88

--------------------------------------------------------------------------------

"Neysen o ol. Gerçekler olmadan kişi kim ya da ne olduğunu nasıl keşfedebilir?" Sayfa: 89

--------------------------------------------------------------------------------

"Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!
..Pandora'nın kutusu açılıp, Zeus'un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, insanlar yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladı. Fakat Zeus'un arzusunun, insanların, kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır." Sayfa: 90

--------------------------------------------------------------------------------

Her insanın ölümü kendine aittir. Ve herkes kendi tarzını belirleyebilmelidir. Sayfa: 91

--------------------------------------------------------------------------------

Ölümün son iyiliği, bir daha ölümün olmamasıdır.. Sayfa: 91

--------------------------------------------------------------------------------

Gerçek onsuz yaşayamayacağımız bir yanlıştır..
Gerçeğin düşmanı yalanlar değil, inançlardır.. Sayfa: 98

--------------------------------------------------------------------------------

Yalan, yeni yalanlar doğurur.. Sayfa: 99

--------------------------------------------------------------------------------

"Düşünceler, duygularımızın gölgesidir; ama her zaman daha karanlık, daha boş ve daha sade." Sayfa: 100

--------------------------------------------------------------------------------

Kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanabilir hale getiriyorsa, ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır; kibir, ruhu kaplayan deridir. Sayfa: 101

--------------------------------------------------------------------------------

...kaba birini taklit edebilecek kadar huysuzluğum üzerimde bugün.. Sayfa: 102

--------------------------------------------------------------------------------

Acaba bu zeka bir deliye mi yoksa dahiye mi ait? Sayfa: 107

--------------------------------------------------------------------------------

"Gördüğü birşeye yapışıp kalmakta inat eder; ama buna sadakat der." Sayfa: 109

--------------------------------------------------------------------------------

"Herşeyin derinine inmek: Bu zahmetli bir özellik. İnsanın gözlerini hep yorar ve sonunda insan isteyebileceğinden daha fazlasını bulur." Sayfa: 109

--------------------------------------------------------------------------------

Birinin kendisini başka birine açması ihanetin kapılarını açar ve ihanet insanı çok rahatsız eder değil mi? Sayfa: 119

--------------------------------------------------------------------------------

Bazıları ise o anda yaşadıklarını daha önce de yaşadıkları gibi bir duyguya kapıldıklarını belirtiyorlar. Fransızlar buna deja vu diyorlar.. Sayfa: 120

--------------------------------------------------------------------------------

Hegel ölüm döşeğindeyken, kendisini bir tek öğrencinin anladığını, ama onun da yanlış anladığını söylemiş! Sayfa: 123

--------------------------------------------------------------------------------

Yanından geçen bir soru, en küçük soru tohumu, ana değdiği noktada filizlenip yeni sürgünler veriyordu. Sayfa: 123

--------------------------------------------------------------------------------

"Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir." Sayfa: 124

--------------------------------------------------------------------------------

Belki 'ben' ve bedenim, zihnimin arkasından bir dolap çeviriyordur. Bildiğiniz gibi zihin, tuzaklarla dolu arka sokaklarda gezinmeye bayılır. Sayfa: 125

--------------------------------------------------------------------------------

Yalnızlık, hastalıkların üreyebileceği en uygun ortamdır. Sayfa: 129

--------------------------------------------------------------------------------

Hiçkimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemler kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesindendir. Sayfa: 137

--------------------------------------------------------------------------------

İnsanlar vedalaşırken, genellikle olayın sürekliliğini inkar eden sözler dile getirmeyi severler: Birbirlerinden ayrılırken 'Auf Wiedersehen' yani tekrar görüşene kadar, derler. Yeni bir araya gelme planları yapmakta çok aceleci davranırlar, ama bunu unutmakta daha da acelecidirler. Sayfa: 173

--------------------------------------------------------------------------------

"bir erkek ancak bir erkek gibi davranarak onun içindeki kadının ortaya çıkmasına yol açar." Sayfa: 202

--------------------------------------------------------------------------------

Bazen herkesin gizli bir anahtar cümlesi vardır diye düşünüyorum. Sayfa: 231

--------------------------------------------------------------------------------

Hayat, doğru cevapları olmayan bir sınav. Sayfa: 233

--------------------------------------------------------------------------------

İnsan dostunu, düşmanından daha zor affediyor. Sayfa: 251

--------------------------------------------------------------------------------

..insanları etkilemek için akılcılığı bir kenara bırakıp daha aşağı düzeydeki becerileri kullanırsak, elimize geçenin daha ucuz ve daha aşağı düzeyde bir insan olacağıdır. Sayfa: 259

--------------------------------------------------------------------------------

Kayalığa yapışan bir midyenin direnme gücü var onda.. Sayfa: 273

--------------------------------------------------------------------------------

Belki benim öğrencilerim henüz dünyaya gelmediler. Benim günlerim yarından sonraki günler. Bazı filozoflar ölümlerinden sonra doğarlar! Sayfa: 302
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:52:01
Nietzsche Hakkında

zihninin, tuzaklarla dolu arka sokaklarda gezinmeye bayıldığını söyleyen ve emniyet içinde yaşamanın tehlikeli olduğunu düşünen nietzsche! içinde yaşadığı çağa küfretmiş adam! öyle kuvvetli ve analitik küfürler savurmuş ki çağına, bütün tutarsızlıklarına rağmen, dilinden dökülenler etkili bir felsefeye dönüşmüş. nietzsche’nin felsefesi, sadece zihnini yiyip bitirerek savurduğu küfürlere değil, aynı zamanda ruhundan neşet eden amansız çığlıklara da dayanıyor. bir intihar felsefesi bu! keskin ve güçlü bir zekanın umutsuz ve paranoyak itirazının felsefesi! adam metodolojik bir hata ile, ruhunun çektiği sancılara son vermek için aklını var gücüyle paralamış sanki! felsefesi, zorlu bir zihinsel gebeliğin verdiği şiddetli sancılardan ibaret kalmış ve gerçek bir doğum bir türlü gerçekleşememiş! büyük düşüncelere gebe kalmış fakat küçük zaaflar tarafından peyderpey yeniden doğurulmuş bu mustarip filozof, bu zekasındaki yırtıcılığa bayıldığım uçuk filozof, öylece çekip gitmiş..
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:53:01
Nietzsche'den (Salomeye)


Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de
Bazıları seyrederken hayati en önden
Kendime bir sahne buldum oynadım
Öyle bir rol vermişler ki
Okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde
Hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki ' söz ver kendine '
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman
Hep acele etmem bundandı.
..ANLADIM
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:53:01
Nietzsche'den Sözler

* ne zaman rüyama girse önce deri ceketini giyer, silahını kuşanır, herhangi bir bankayı soyar ve ortalığı velveleye verirdi.
"paranızı alıyorum aklınızı değil " yazan bir not bırakırdı sonra. arkasından aydınlık izbe bir odaya kapandığını ve bıyıklarını orada uzattığına şahit oldum. bıyıkları tamamen uzadığında odası karanlıktı. ışığı yaladığını söyledi ve tadını anlata anlata bitiremedi...




--------------------------------------------------------------------------------



* ey ulu yıldız..! kendilerine ışık saçtıkların olmasaydı,
saadetin nerde kalırdı..!




--------------------------------------------------------------------------------


* Bu muydu yaşam hadi öyleyse bir kez daha...




--------------------------------------------------------------------------------


* hayatını tekrar tekrar aynı hayatı yaşıcakmışsın gibi yaşa, istemediğin bi durumla karşı karşıya kalmışsan ve buna boyun eğiyorsan, diğer hayatlarında da aynı şeye boyun eğceğini düşünerek, sen en güzeli boyun eğme, bu böyle gitmez; bi şeyi çokmu istiyosun, ama buna cesaret edemiyomusun, diğer hayatlarında da bu şeyi çok isteyip hiç bi zaman cesaret etmediğin için ulaşmıycaksın, o yüsden sen en güzeli aş kendini, yap yapmak istediğini ki sonunda en mutlu şekilde yaşayabileceğin bi kısır döngü oluşturabilmiş ol.




--------------------------------------------------------------------------------


* zayıflar bizi kendi gücümüzden utanmaya zorladıkları için kazandılar.




--------------------------------------------------------------------------------


* "simdi hafifim, simdi ucuyorum, simdi kendimi kendi altimda goruyorum, simdi bir tanri dansedip geciyor icimden.."

boyle soylemisti zerdust'e.




--------------------------------------------------------------------------------



* gerçekten de hayatın anlamı olmasaydı,ve ben anlamsızı seçmek zorunda olsaydım,bence de en seçilesi anlamsızlık olurdu.




--------------------------------------------------------------------------------


* yukseldikce ucma bilmeyenlere daha kucuk gorunmemiz kacinilmazdir..




--------------------------------------------------------------------------------


* işte benim filozof denince anladığım şey: varlığıyla herşeyi tehlike içine sokan korkunç bir patlayıcı..




--------------------------------------------------------------------------------


* dilencileri yok etmek gerek, çünkü insan onlara verince de pişman oluyo, vermeyince de..




--------------------------------------------------------------------------------


* erdemlerin tümü züğürtlük, kirlilik ve acınacak bir rahat düşkünlüğüdür... ey erdemden söz açanlar, bütün erdemleri uyumaya
yollayın... ben ne değilsem erdemim odur... en büyük kötülük, en büyük iyilik için gereklidir... yaratıcı olmak isteyen önce yıkıcı olmak, değerleri yıkmak zorundadır... yaşam bana şu sırrını verdi: bak, ben daima yenmek zorunda olanım... erdem dedikleri, gerçekte korkaklıktır... şehveti, hükmetme isteğini, bencilliği üç büyük kötülük sayarlar. gerçekte bunlar üç büyük iyiliktir, üç büyük mutluluktur... gerçekte bencilliğe erdem denmeliydi. çalmamalısınız, öldürmemelisiniz sözleri bir zamanlar kutsaldı. ama ben size soruyorum: doğada hırsızlık ve öldürmek yok mudur? parçalayınız kardeşlerim, eski levhaları parçalayınız.




--------------------------------------------------------------------------------


* Bundan sonraki yıllarda yapacağım iş iyiden iyiye belirlenmişti. Olumlayıcı kesimini bitirmiştim işimin. Sözle, eylemle hayır diyen bölümüne gelmişti sıra. Bunlar da şimdiye değin sürüp gelen değerlerin yenilenmesi, büyük savaş, son karar gününün belirlenmesiydi. Bu arada, bir de yavaş yavaş çevreme bakıyor, kendime yakın gördüklerimi, güçlerine dayanarak bu yok etme işinde bana yardımı dokunabilecekleri arıyordum. İşte o günden beri, yazılarımın her biri bir oltadır: Kim bilir belki de olta atmakta herkesten ustayımdır?... Oltama hiç bir şey takılmamışsa suç benim değil artık. Balık yokmuş...




--------------------------------------------------------------------------------


* Yoldaşlar arar yaratıcı ve hasat arkadaşları: Çünkü ona göre herşey olgun hasat için. Ama yüz orağı yok onun: Bu yüzden yolar başakları öfkeli öfkeli. Yoldaşlar arar yaratıcı, oraklarını bilemesini bilen yoldaşlar. Yıkıcılar denecek onlara, iyi ile kötüyü hor görenler denecek. Hasatçılar ve şenlik edenler onlar halbuki. Kendi gibi yaratıcılar arıyor Zerdüşt, hasat arkadaşları ve şenlik arkadaşları arıyor: Sürülerle, çobanlarla, cesetlerle işi ne Zerdüştün! Ve sen benim ilk yoldaşım,
hoşçakal! Ağacının kovuğuna güzelce gömdüm seni, güzelce sakladım seni kurtlardan. Ama veda ediyorum şimdi sana, zira vakit erişti. Bir seherle öbür seher arası yeni bir gerçek ayan oldu bana.




--------------------------------------------------------------------------------


* Pazar yerinden ve şandan uzakta yer alır büyük olan her şey. Hep pazar yerinden ve şandan uzakta barınmıştır yeni değerler yaratan. Yalnızlığına kaç dostum: görüyorum ki her yerini ağılı sinekler sokmuş. Sert ve sağlam bir havanın estiği yere kaç! Yalnızlığına kaç! Sen küçük ve acınacak kişilere pek yakın yaşadın. Onların göze görünmez öclerinden kaç! Onlar sana karşı öcden başka bir şey değildirler. Artık el kaldırma onlara! Sayısızdır onlar, hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki...




--------------------------------------------------------------------------------


* cokları pek geç, bazıları erken ölürler, tabii vaktinde yaşamayanlar nasıl vaktinde ölebilir? keşke hiç doğmasaydı. lüzumsuzlara bu öğüdü veririm. fakat lüzumsuzlar bile ölümlerini mühimserler. en boş ceviz bile kırılmak ister. herkes ölüsünü mühimsiyor. ölüm henüz bir bayram sayılmıyor. insanlar daha en güzel bayramlarını nasıl kutlayacaklarını
öğrenmediler.




--------------------------------------------------------------------------------


* hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam : "bu köprüyü geçip bana gelir misin?" işte o anda artık bunu istemeyiverirsin, sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. o andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer, bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız.
ama o küçücük köprüyü düşündügünde sözcüklere sıgmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın...




--------------------------------------------------------------------------------


* kovalamaktan, aramaktan yorulduğumdan beri bulmayı öğrendim.




--------------------------------------------------------------------------------


* en kof ceviz dahi kırılmak istiyor..




--------------------------------------------------------------------------------


* yalan soyleyene karsi tetikte olmaktansa beni aldatmalarina izin veririm..




--------------------------------------------------------------------------------


* yanlızlığına kaç dostum:görüyorumki her yanını ağılı sinekler sokmuş.sert sağlam bir havanaın estiği yere kaç!yalnızlığına kaç.




--------------------------------------------------------------------------------


* evini ateşe veren öğle yemeğini de unutur ve bu yüzden bazen yemeğini küllerde arar insan..
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:54:01
Nietzsche'nin Eserleri

Nietzsche'nin hayattayken yayımladığı kitaplar yanında öldükten sonra kız kardeşi Elizabeth Forster tarafından gözden geçirilip yamımlanan kitapları şunlardır:

...· Trajedinin Doğuşu (1870-1871)
...· Birinci Zamansız Düşünceler: David Strauss'a Karşı (1873)
...· Dördüncü Zamansız Düşünceler: Richard Wagner Bayreuth'de.
...· İnsanca, Pek İnsanca I. Cilt (1876-1877)
...· İnsanca, Pek İnsanca II. Cilt (1878)
...· Tan Vakti (1881)
...· Sevinçli Bilim (1882)
...· Gezgin ve Gölgesi (1879)
...· Böyle Buyurdu Zerdüşt (1883-1885)
...· İyinin ve Kötünün Ötesinde (1885-1886)
...· Ahlakın SOykütüğü Üstüne (1887)
...· Homeros ve Klasik Dilbilimi (1869)
...· Empedokles (1870)
...· Schopenhauer'ci Felsefe ve Uygarlığı (1873-1876)
...· Yunan Trajedisi Döneminde Felsefe (1874-1875)
...· Zerdüşt Şiirine Eklemeler (1883-1886)
...· Plan, Proje ve Sistemler (1887-1888)
...· Gücün İradesi (1888)
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:54:01
Nietzsche'nin Öpücükleri

Dünyaca tanınan insanlara dair yazılan her edebiyat yapıtı bir sığlığa, biçimsiz bir gölgeye dönüşme tehlikesini taşır. Çok bilinen bir öyküyü büyülenerek, büyüleyerek anlatmayı denemek, bir yazar için en büyük meydan okuyuşlardan biridir. Hele “Uçuruma biraz fazla baktığınızda, uçurum da sizin içinize bakmaya başlar” demiş bir adamın en mahremine sokulmak, onu kendi rüyalarının parçalanmışlığından, ruhundaki ve bedenindeki yır-tıklardan seyretmeye kalkışmak, yansımalardan bambaşka bir tarih yaratmak, okura bir kayboluşun izini sürdürmek ve bütün bunları belki de yalnızca ‘daha iyi yenilmek’ için yapmak düpedüz katıksız bir cesaret ister. Nietzsche’nin Öpücükleri bir kitaptan çok bir yolculuk. Lance Olsen ise ağrılı bir denizin karanlık, tekinsiz korsanı. Zamanı ve uzamı, güneşi ve ayı, ufku ve kuşları tepetaklak edip, kendi fırtınasını dipsiz bir arzuyla başlatan yabanıl bir kamaşma. Yapayalnız bir filozofun kalabalıklarını bıçağın ucunda aktaran bir dil ustası. Kulaklarınız ve yüreğiniz uğuldayarak okuyacaksınız.

Her cümle bir öpücük, her paragrafsa bir kucaklaşma…

Lance Olsen şimdiye dek altı roman, dört eleştiri, dört kısa öykü, dört şiir, İsyan Çığlığı: Roman Yazma Rehberi adlı bir kılavuz kitap yazdı. Edebiyatta yenilikleri konu alan makalelerden oluşan iki kitabın editörlüğünü üstlendi. Zamanın Ruhunu Dillendirmek adlı eseri Philip K. Dick Roman Ödülü’nde finale kaldı. Öyküleri, makaleleri, şiirleri ve eleştiri yazıları aralarında Fiction International, Iowa Review, Village Voice, Time Out, BOMB, Gulf Coast, Electronic Book Review, Best American Non-Required Reading’in de bulunduğu birçok antoloji ve dergide yayınlandı. FC2 Yönetmenler Kurulu Başkanlığı yapmakta olan Pushcart Ödüllü yazar fiziksel anlamda eşiyle birlikte Idaho dağlarında, dijital anlamda ise www.lanceolsen.com internet sitesinde yaşamaktadır. Son romanı Nietzche’nin Öpücükleri Versus Kitap tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Kafka’nın dönüşümün başka bir okuması olan bir sonraki kitabıda yakında İngilizceyle aynı anda Türkçe’de Versus tarafından yayınlanacak.
Lance Olsen, on üç Ekim 2006 tarihinde, Nietzche’nin doğum günü olması sebebiyle New York’ta düzenlenen Nietzsche Şimdi adlı konferansta Nietzsche’nin öpücükleri kitabından bölümler okudu. Apollo ile Diyonisos’u bir araya getiren bir törendi… Edward Dahlberg bu tür romanlara şüpheyle yaklaşılmasına atıfta bulunarak ‘Önemli bir kitap, ne kadar güzel olursa olsun okurun önüne dürüstçe konulmuyor. Ya görmezden geliniyor, ya yüz elli kelimede katlediliyor, ya da bir gazetenin arka sayfalarında sersefil tanıtımlardan geçiyor.’ Yorumunda bulundu. Olsen’in kitabı fazlasıyla kayda değer. Geniş kitlelere ulaşmayı hak ediyor. Diğer baş yapıtların uğradığı haksızlığa uğramamasını dileyerek yazarla internet üstünden yapılmış bir söyleşiye geçelim.


SÖZCÜKLERİN DÜNYASI: Lance Olsen ve Hayalet Yazın

Rainer J. Hanshe: Nietzsche’nin Öpücükleri’nin üçüncü bölümünde, şaşırtıcı bir canlılıkla ve bütün ayrıntısıyla Nietzche’nin göğüs kafesinden kalbini söküp çıkarışını, sonra da bir bebek dünyaya getirişini anlatıyorsunuz. Nietzsche doğumu bir çok yazısında ve özellikle Böyle Buyurdu Zerdüşt’te bir yaratım simgesi olarak ele alır. Şen Bilim’de filozofların düşüncelerini tıpkı anneler gibi “acıyla, kanla, yürekle, ateşle, hazla, tutkuyla, vicdanla, yazgıyla ve felaketle” doğurmaları gerektiğini söyler. Siz de kitabı bu şekilde mi yazdınız?
Lance Olsen: Nietzsche’nin Öpücükleri’ni yazmam çok uzun sürdü. Neredeyse otuz sene. Bir çok Nietzsche var. Benim 1976 ya da 1977 yılında Wisconsin Üniversitesi’nde aldığım felsefe dersi esnasında ilk olarak tutulduğum varoluşçu Nietzsche’ydi. O keskin, tarifsiz zekasına, varsayımlar arasında dolaşışına, dünyayı basit bir biçimde algılamayı reddedişine vurulmuştum. Kısa süre sonra ciddi bir biçimde yazarlığa başladım. Artık içimdeki filozofu geride bıraktığımı düşünüyordum. Ama yayınlanan üçüncü öyküm(1980) gerçeküstücü tarzda yazılmıştı ve Friedrich Nietzsche’nin Doğum Günü partisi adını taşıyordu. O öyküdeki imgeler ve hatta bazı cümleler Nietzsche’nin Öpücükleri’nin son kısımlarında yoğunlaşan sanrı ve hayallerin eskizidir bir bakıma.
Nietzsche’yle tekrar seksenlerin başında Virginia Üniversitesi’nde doktoramı yaparken karşılaştım. Walter Sokel’in tetiklediği bu geri dönüş Derrida ve Foucoult gibi bazı düşünürlerin yazılarını da çeşitli ve karmaşık şekillerde etkileyen bir tür posyapısalcı dönüşüm biçimin aldı. Nietzsche’nin kafamdaki yerini tam olarak açıklamak imkansız olsa da, en azından onun benim için her şeyin düşünülebildiği ve düşünülmesinin gerektiği entelektüel bir olasılık uçurumu demek olduğunu söyleyebilirim. Bana göre onun felsefesi belirsizlikler ve yerle bir etmeler üzerine kurulu ve tam da bu nedenle özgürleştirici.
O dönemden beri Nietzsche’yi zihnimden hiç çıkartamadım. Yıllar boyunca bir şekilde başkalarında olduğu gibi benim de içimde yaşadı. Ama doğrusu ona dair bir roman yazmaya girişeceğim hiç aklıma gelmezdi. Doksanlarda derslerimde onun serlerini okuttum. Özellikle de son dönem düşüncelerini inanılmaz bir şekilde yüz sayfada özetleyen Putların Alacakaranlığı’nı. Bu esnada onun üstüne yazılmış biyografileri, heyecan verici mektuplarını ve büyük küçük bütün yapıtlarını okumaya başladım.
Hayatına dair bildiklerimizin üç ocak 1889 tarihinde kesilmesine takıldım ve kafamda sonradan Nietzsche’nin Öpücükleri’ne dönüşecek bir yangın çıktı. 2001 sonu ya da 2002 başlarında bir romanımda Nietzsche’yi ele almak istediğime karar verdim ama onun düşünme ritmine ve yazdıklarına içerden bakmaya çalışma fikri gözümü korkutuyordu. Doğumun da tam orada gerçekleştiğini söyleyebilirim. Şimdiye tek gerçekleştirdiğim en güzel, en zor ve en tatmin edici tasarım böyle ortaya çıktı.
R.H.: Nietzsche’den karşılaştığınız bir şey olarak söz etmeniz çok çarpıcı. Çünkü siz yalnızca bir metinle karşılaşmayı kastetmiyorsunuz- bambaşka, dokunabildiğiniz, belki biraz da tekinsiz bir şeyden bahsediyorsunuz. David Krell Nietzsche’nin bulaşıcı olduğunu söyler. Geoff Waite ise onu bir çeşit hastalık olarak nitelendirir. Benceyse daha çok, rahatsız etme, dönüştürme ve sizin de dile getirdiğinmiz üzere özgürleştirme potansiyeli olan zengin ve olumlu bir hattır Nietzsche. Peki başka nedir? Çöküşüyle ölümü arasında geçen on bir yıllık sınır dönemi son derece müphem. Çok az kişi o süreci anlatmayı denedi. Siz çizdiğiniz portrede onu ne idealize ediyorsunuz ne de tanrılaştırıyorsunuz. Açığa çıkaran, yeni bakışlar sunan bir ufukta ele alıyorsunuz. Her şeyi kapsayan, hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan ama Nietzsche’yi mutlak biçimde tanımlamaktan kaçınan bir resim sunuyorsunuz. Kitabı yazarken Nietzsche’nin popüler imajını alt üst etmek gibi bir niyetiniz var mıydı?
LO: Yüreğimi delik deşik eden şey Nietzsche sözcüğünü telaffuz ederken düşündüğümüz kişinin virüsten hata kadar her şeyi içine alan çoğul bir bilinç ile Weimar’daki evin üst katındaki küçücük odada ölmeye yatmış, kız kardeşinin elinde oyuncak olmuş, beynindeki hastalığın kemirip erittiği bir adam arasında salınıyor oluşu. Roman tam da bu hüzünlü, bölücü çizgide nabız kazandı. Baştan beri Nietzsche’yi anlamaya çalıştım. Benim Nietzsche’mi, başka Nietzsche’leri. Onun sarmal aklına içeriden bakmak ne kadar mümkünse o kadarını yaptım. Dışsal hiçbir olayın olmadığı bir öykü kurmak istedim. Aslına bakılırsa bütün kitap Nietzsche’nin ölmeden önceki son birkaç saatinde düşünceler, anılar, sanrılar arasında dolaşmasından ibaret. Beni büyüleyense kafasının içinde ilerleyen o koca dünya oldu. O dünyada yaşıyordu. O dünyada öldü.
Satırlarda ve satırların dışında o kadar çok Nietzsche var ki, evet, popüler imajının dışına çıkmak için uğraştım-tabii hala öyle bir imajın varlığından söz edilebilirse. Daha çok onu bütün yönleriyle kavramaya çalıştım. O yüzden kitaptaki sahneler doğadakiler gibi prizmatik. Her bir sahnenin Nietzsche’nin başka bir yönünü ortaya çıkarmasını istedim. Yıllardır yüklendiğimiz beyaz ışık yerine bütün renkleri içeren bir tayf oluşsun istedim. İnsanca, pek insanca’dan çoğu kişinin ilk okuyuşunda alt üst olduğunu düşündüğüm Parlak Ruh’a kadar her şeyi içermesine çalıştım.
R:H: Dışsal hiçbir olayın olmadığı bir metin kurmanın tehlikelerinden biri ortaya çıkan şeyin akmayan, durgun, sıkıcı olmasıdır. Oysa Nietzsche’nin Öpücükleri cıva gibi. Romandaki olaylar Nirtzsche’nin son saatlerinde gerçekleşse de kitap yalnızca o kısa anlardan ibaret değil. Geri dönüşlerle okuru Nietzsche’nin bütün hayatına tanıklık etmesine olanak sağlıyor. Hem gerçek hem de sizin de dile getirdiğiniz gibi düşünce, anı ve sanrılardan oluşan hayatına. Kitabı yazarken özelikle bahsetmek istediğiniz olaylar, Nietzsche’nin yaşamını ve düşüncelerini etkilediğini düşündüğünüz, bunu yazmadan olmaz dediğiniz şeyler var mıydı? Bu yarı kurgu yarı gerçek eseri yaratırken neleri alıp neleri dışarıda bırakacağınıza nasıl karar verdiniz? Hangi noktalarda yalnızca hayal gücünüzü kullandınız?
LO: Yaklaşık elli yıldır hemen her hafta romanın artık ölü bir tür olduğu söyleniyor bizlere. Ama bence ne olursa olsun, gelecekte dijital boyutta düşünce hayal gücü nasıl şekillenirse şekillensin roman uzunca bir süre yaşamayı sürdürecek. Çünkü roman sinemanın, müziğin, resmin, dansın, tiyatronun, cep telefonunun ve hatta şiirin yapamadığı şekilde iki şeyi aynı anda sunma ve sorgulama becerisine sahip. Bunlardan ilki dilin karmaşıklığı ve güzelliği- özellikle Bakhtin’in vurguladığı çoğul nitelikleri. İkincisi ise insan bilinci. Başka hangi sanat türü yüzlerce sayfa ve haftalar boyunca bir başkasının zihnine girmemizi, bir başkasının düşüncelerinde dolaşmamızı sağlayabiliyor?
Yazarken benim dikkatimi çeken, düş gücümü harekete geçiren tarihe kaydının düşülmesi için yalvaran olaylardan ziyade(her ne kadar bunları da yazınıma bir şekilde dahil etsem de), daha küçük, daha önemsiz şeyler oluyor. Örneğin hepimiz kırbaçlanan at olayını öyle ya da böyle duymuşuzdur. Ama kimse o esnada tam olarak ne olduğunu, Nietzsche’nin aklından neler geçtiğini bilmiyor. Ya da Nietzsche’nin kız kardeşi Lisbeth ile kurduğu hastalıklı ilişkiden haberdar olsak da nedeni nasılı karanlıkta kalıyor. Tarihçiler ve biyografi yazan insanlar size belli bir günde nelerin olduğunu, olanları tetikleyen güçleri anlatabilir. Ama olayın nedenleri, yaşayanlara neler hissettirmiş olabileceği, nasıl koktuğu, tadının nasıl olduğu konularında yalnızca roman size üç boyutlu biçimde fikir verebilir.
Bunu yaparken de bütün geçmişlerin kurgusal temelini anımsatır okura. Benim yapmaya çalıştığım şey kısmen post modern tarih yazımının geçmişi nasıl sürekli yeniden yazılan, yeniden düşünülen, yeniden sunulan bir öykü olarak ele aldığını göstermekti. İnsan geçmişte olmayan bir geçmişi yazabilir ancak. Şimdininse yalnızca boşluklarını anlatabilir. Nasıl ki bilim kurgu kitapları bize geleceğin nasıl olacağını değil, her zaman bilinemez olacağını öğretiyorsa Nietzsche’nin Öpücükleri gibi tarihi romanlar da aynı şeyi tarih ve anılar açısından yapıyor.
NC: geçmişin kurgusal temeli, yeniden düşünülmesi, yeniden sunulması, yeniden yapılandırılması Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ündeki ‘kurtarma’ fikrine çok benziyor. “Geçip gitmiş olanı geri döndürmek ve ‘Öyle oldu’yu ‘Öyle istedim’e çevirmek-işte kurtarmak tam da bu demektir. İstenç özgürleştirici ve neşe vericidir.” Ama Zerdüşt istencin yapılmış olan konusunda çaresiz kaldığı ve zamanı, dolayısıyla iradeyi geri getiremediği için aynı zamanda bir hapishane olduğunu söyler öğrencilerine. Tarihin tekerrür etmesi düşüncesi geçmişin yeniden yazılmasının önündeki en büyük engeldir. Zerdüşt’ü ve dolayısıyla Nietzsche’nin beklentilerine karşılık verebilecek çok az kişi var. Geçmişe dair anıların ya da kesinlikle gerçekleştiğini bildiğimiz olayların bu anlamda tarihin yeniden yazılmasını imkansız kıldığını düşünüyor musunuz? Gerçekten geçmiş yeniden kurgulanabilir mi? O kurgulanan yeni tarih ‘gerçek’ten çok bir deney olmaz mı?
LO: Tarihe yaklaşımımın iki yönlü olduğunu söylemeliyim. Bir taraftan gerçekleştiğini bildiğimiz olaylar onları yeniden yazmamızı engeller, evet. Ama öte taraftan o olayları aktarmaya başladığımız anda değiştirmeye de başlarız. Belli noktaları öne çıkarırız. Bazı şeyleri dıaşrıda bırakırız. Tarihi belli bir bakış açısından aktarırız. Yanlış anımsadığımız şeyler olur. Ya da unuttuklarımız. Bilerek veya bilmeyerek bir takım şeyleri uydururuz. Kesin olarak ne olduğu, ne zaman olduğu ya da nasıl olduğu konusunda diğer insanlarla anlaşmazlığa, fikir ayrılığına düşeriz
Çocukluğumu ve ilk gençliğimi kız kardeşimle birlikte Venezüela’da bir ormanın içinde geçirdim. Babam orada bir petrol rafinerisi yapımında çalışıyordu. Geçenlerde kız kardeşimle o günlerde olduğunu bildiğimiz olayları, anılarımızı konuştuk. Epeyce çatıştık. Ben benim başıma geldiğinden emin olduğum olayları, kız kardeşim kendi başına gelmiş gibi hatırlıyordu. Birlikte yaşadığımızı söylediği bazı şeyleri anımsamıyordum. Aynı şekilde o da bazı olaylarda rol aldığını anımsamıyordu. Hangimiz haklıydık? Kim bilir? Bu durumda ‘gerçeğe’ hiçbir şekilde ulaşma olanağımız yok. Elimizde olaylar değil anılar var çünkü. Sakat, kusurlu anılar olduğunu biliyoruz bunların ama nasıl bu hale geldiklerini bilmiyoruz.
Beni ilgilendiren tam da o kayda düşülmeyen ya da kim olduğun, söz konusu olaya nereden baktığına göre çok farklı şekillerde kayda düşülen anlar. Einstein, belki de Escher bakışı gibi. Sonuç olarak, bence tarihin kendisi onu yeniden yazmamızı engelliyor, evet ama aynı zamanda geçmiş tek tek insanlar, devlet, reklamlar, galipler, mağluplar, kurbanlar, tarihçiler tarafından sürekli yeniden üretiliyor. Bu açıdan her tarih yenidir ve her yeni tarih kültürümüzde Barthes’ın ‘verili’, ‘sorgulanmadan kabul edilen’ olarak adlandırdığı olaylara soru işaretleri koyuyor. Tarih bazı zamanlarda “doğal”, yahut son derece mantıklı, tamamen sağ duyuya hitap eden bir şey olarak görülüyor. Ben de bu düşünceyi araştırırken buldum kendimi.
NC: Nietzsche Ecce Homo’da kendi geçmişiyle oynadı, onu yeniden yarattı. Ne kadar sorgularsa sorgulasın gerçeğin(gerçeklerin) peşine düştü ve tamamen yalan olanla, doğru olanı birbirinden net bir şekilde ayırdı. Peter Gast’a yazdığı bir mektupta Ecce Homo’nun “inanılmaz bir edebiyat eseri” olduğunu söyledi. Bu sözle kendi geçmişini anlatmış da olsa bunun kendi ‘tarihi’nin yüzde yüz bir yansıması olarak kabul edilemeyeceğini bildiğini ima ediyordu. Nasıl olur da belleğimiz ve belleğimize bağımlı oluşumuz bazı gerçekleri görme, neler olduğunu anlama yeteneğimizi baltalar? Bellek öylesine kuruntularla dolu ve güvenilmez bir şey mi? Tarihi ya da kendi geçmişinizle ilgili bir kitap yazmak hangi noktada bir aldanışa, kabullenemediğiniz trajik bir gerçekten kaçmaya-ki Nietzsche bunu bir zayıflık ya da çürümüşlük belirtisi olarak nitelendirirdi- dönüşüyor? Tarihi post modern anlamda yeniden gözden geçirme, yeniden düşünme ne zaman tehlikeli bir hal alıyor, sırf belli istekler doğrultusunda bazı şeyleri desteklemek bazılarınıysa reddetmek için tarihteki bazı olaylar bilinçli olarak silmeye başlanıyor?
LO: Belleğin kendine ait bir aklı olması çok ilginç, değil mi? Bunu bir kere kabul ettiğimizde post-yapısalcılardan aralarında Philip K. Dİck ve Beckett’in de bulunduğu sayısız yazara kadar bir çok kişinin öne sürdüğü üzere benliği ve dolayısıyla kişisel tarihi bir anlatıya dönüştürmenin kendisinin bir aldanış-aklımızı ve bütünlüğümüzü korumak adına son derece gerekli olduğu kimse tarafından yadsınamayacak bir aldanış olduğu söylenebilir. Bu noktada bu tür bir şeyi zayıflık ya da çürümüşlük olarak gören Nietzsche’den ayrılıyorum. Kitabın bazı kısımlarında Nietzsche bir şeyleri hatırladığını mı, yoksa yalnızca hatırladığını mı hayal ettiğini anlamak için çırpınıyor. Bu bana göre bir zayıflık değil, çok insani bir durum. Biz doğası gereği yanlış kavrayışlar ve unutkanlıklar yaşayan hayvanlarız sonuçta.
Bu unutkanlık ve yanlış kavrayışı kültürel bir bağlam içinde ele alırsak elbette durum olumsuz, anti-Nietzscheci bir biçimde tehlikeli. Hükümetlerin, eğlence sektörünün, akademik kurumların uzun zamandır yaptığı bir şey bu. İdeolojik anlamda bazı “düzenlenmiş” öyküler bize sistematik biçimde öyle çok sefer anlatılıyor ki, giderek o öykülerin gerçekleri, korkularımızı, isteklerimizi vs. dile getirdiğine inanmaya başlıyoruz. Çok uzağa gitmeye gerek yok. George Bush’un ABD’nin ırak’ı neden işgal ettiğini durmadan çeşitli şekillerde ilan etmesine ya da hayati sorunlara yirmi iki dakika artı reklamlar gibi bir sürede çok basit çözümler bulunabileceğini gösteren sit-comlara bakmak, bu sistemin nasıl sinsi çalıştığını anlamaya yeter..
Asıl soru şu: bütün bu simülasyon ve gösteriler dünyasında böylesi bir güdüye direnebilmek mümkün mü? Ya da bu güdüler biz unutkan hayvanlara başka türlüsünün mümkün olmadığı düşüncesiyle derinlemesine, geri dönüşsüz biçimde işlendi mi?
NC: Nietzsche’nin Öpücükleri’nde Nietzsche’nin kişisel tarihinin tamamen dışarıda bırakılabilecek öteki kısmını, tek bir bakış açısından yazmaktansa hikayeyi birçok farklı gözden anlatarak yanlış hatırlananları, unutulanları, biyografi yazarlarının yazmamayı seçtikleri şeyleri açığa çıkartacak şekilde sunarak, mutlak bir yörüngedense değişken, deneysel bir anlatıyı özellikle mi yeğlediniz? Arka arkaya birinci, ikinci, üçüncü tekil şahıs tekniğini “verili” olanı en uygun şekilde sorgulamak için mi kullandınız?
LO: Değişken, cıvamsı benzetmenizi sevdim. Üçlü bakış açısıyla yazarken okurda yaratmak istediğim etki tam da oydu: birinci tekil gerçek zamanı(Nietzsche’nin son saatlerini), ikinci tekil bir rüya zamanını(her biri vücuttaki bir organa bağlanan sanrılar), üçüncü tekilse Nietzsche’nin belleği ve dolayısıyla tarihi belli bir yere oturtmak için başarısızlıkla sonuçlanacak bir mücadeleye girişmesini temsil ediyor. Bunun sonucunda okuru zaman ve uzamın, gerçeğin ve kurgunun, benliğin ve kişiliğin içinde oradan oraya dolaştırmak istedim. Umarım becerebilmişimdir.
Üç çeşit dil kullanarak da bu etkiyi artırmaya çalıştım. Birinci tekilde yazılan bölümlerde dil mantıksal bir düzlemde ilerliyor. İkinci tekilde yazılan bölümlerde bilinç akışı tekniğini, daha iyi bir ifadeyle deli olmayan bir delilik dilini denedim. Üçüncü tekilde yazılmış kısımlardaysa daha geleneksel cümleler ve mimetik söylemler ve varsayımlardan yola çıktım, bunu yaparken aynı zamanda o söylem ve varsayımları reddettim. Yani cümleler son derece düzgün ve mantığa uygun olmasına karşın, o cümlelerle anlatılan olaylar öylesine mantık dışı ve mutlaklıktan uzak ki. Aralarında doğrusal değil mecazi bir bağlantı var. Yanlış anımsayışlar, gündelik konuşmalar ve tahminlerden oluşuyorlar.
O zaman okuma da, benim erken dönem Nietzsche okuma deneyimlerime-ki başka bir çok insanın da aynı izlenime kapıldığına inanıyorum, benzer şekilde bir çeşit tereddüde dönüşüyor. Dünyaya ve dile dair hiç düşünmeden kabul ettiğiniz her şey paranteze alınıyor.
NC: Eğer benliği ve kişisel tarihleri öyküleştirmek aklımızı ve bütünlüğümüzü koruyabilmemiz için gerekliyse, bunun aynı zamanda, elbette uçlaştırıldığında, insanı aklın sınırlarından kurtardığı da ileri sürülemez mi? Nietzsche bir zamanlar kendisinin “tarihin bütün isimleri” olduğuna, kayıp bir ruh olduğuna inanmamış mıydı? Böyle düşünen ve benzer sanrlar gören sayısız ‘deli’ adam var. İnsanca, pek İnsanca’nın açığa çıkardığı şey aklımızı ve bütünlüğümüzü koruyan(gerçek anlamda akıl ve bütünlükten söz edilebilirse tabii) şeyin, bizi Olmaktan alıkoyan şeyle aynı olduğu değil midir? Belki burada da Nietzsche’den ayrılıyorsunuzdur ama insan dediğimiz yaratık hayvanla üstinsan arasında bir köprü, bir geçiş noktası değil mi? Kişisel tarihini bilmeden tahrif eden Nietzsche bilginin ışığını yitirmiş, üst insanla uğraşmayı bırakıp teslim olmuş Nietzsche’dir. Bazı güdülere direnmek içimizdeki insanı yenip daha büyük, daha yüce, “yanlış hatırlamayan” bir varoluşa kavuşma sürecinin bir parçası değil mi?
LO: Tırnak içinde bir uyarıda bulunmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Bütün sorularınız eğitimli bir felsefeci tarafından değil ,bir roman yazarı tarafından yanıtlanıyor. Gerçi -Nietzsche’nin eleştirel-kurgusal düş gücünün de defalarca kanıtladığı gibi-ikisi arasında çok da büyük fark yok. Her neyse, öyküler anlatmak insan olmakla eş anlamlıdır. İnsan kendisi, inandıkları, arzuları, korkuları, düşünceleri, peri masalları hakkında çelişkili öyküler anlatır durur. Bu eylemin kendisi bana son derece tarafsız ama yine de kayda değer görünüyor. Bu öyküler insanlığı aklı selim ve bütünselden tutun delilik ve çoğulculuğa kadar her yere götürebilir, götürdü de. Hayatımızı, günlerimizi, saatlerimizi, dakikalarımızı bize bir devamlılık, geçmiş, gelecek, handiyse bir istikrar duygusu verecek şekilde kurguya dökmeden yaşadığımızı düşünemiyorum
Ama sizin de ifade ettiğiniz gibi bu kurguların varoluşla ilişkisinden söz etmek apayrı bir mesele. Benim, sizin ya da Bonn’daki bir otobüs şoförünün varoluştan ne anladığını dahi öykülemeden konuşamayız. Ama şu da bir gerçek ki, böyle bir şeyi tartışmaya başladığımızda kendimizi konuştuğumuz konudan soyutluyor, o konuyla ilişkimizi böylelikle ciddi biçimde zedeliyoruz. Varoluşun salınımlarını, gel-gitlerini öykülemenin olanaksız olduğunu söylemek istemiyorum ama hiç kimsenin bu konuda herhangi bir şekilde fikir birliğine varabileceğini düşünmüyorum. Çoğumuz doğru ama önemsiz şeyler konusunda aynı görüşü paylaşırız-bu kırmızıdır, ya da bu bir kilimdir gibi mantıksal pozitivistlerin vereceği basit örneklerde mesela. Ama iyilik, tanrı, entelektüel gelişme gibi problematik kavramlarla ilgili olarak böyle bir şey söz konusu değil. Buna rağmen kendimizi alamıyoruz bunları tartışmaktan. Ne yaman çelişki.
Üst insan kavramı benim için yaşadığımız sürece her şeyi yeniden üretmek zorunda olup da bunda her daim başarısızlığa uğrayışımızın üstesinden gelmek için tanımlanmış güçlü bir metafor. En mahrem hesaplaşmalarımızda bir anımsatıcı, ötelenmiş bir arzu olarak ortaya çıkan bir potansiyeli, -neredeyse oldu’yu simgeliyor. Bu anlamda Nietzsche’nin Zerdüşt yazılarının karşısına, onların zıddı olarak zaman zaman hayatının o güzel tek boynuzlu atını koyuyor olması son derece anlaşılır bir şey.
Bence öyle ya da böyle teslim olmaya mahkumuz, sona gelindiğinde soluk almak hiçbir işe yaramıyor.
NC: Nietzsche romanınızın baş karakteri ama kitabın ana teması bilinç gibi görünüyor. Bilincin nasıl işlediği, bedenin bilinci nasıl etkilediği, akıl ve sağlığın çeşitli durumlarında bilincin bedeni ve benliği nasıl etkilediği, bu durumların dile ne şekilde aktarıldığı vs. beden düşünce(ya da dil) ilişkisinin önemi Nietzsche’nin tekrar tekrar vurguladığı bir şey: dil ancak ve ancak bedenden çıktığında hakiki oluyor. Zerdüşt saygı duyduğu tek yazı türünün kanla yazılan olduğunu söylüyor. Sizin için beden ve dil arasındaki ilişki ne derece önemli? Nietzsche’nin Öpücükleri’nde kullanmayı seçtiğiniz farklı organlara daha yakın bulduğunuz belli sanrılar var mıydı?
LO: Belli organlarla belli sanrıları nasıl bir içgüdüyle bir araya getirdiğimi anlatmanın çok da ilginç olacağını düşünmüyorum. Ama bilinçli tercihler olduğunu söyleyebilirim. Dilin beden olmadan varlığını sürdürebileceğini sanmıyorum-bedenle düşünüyor, bedenle konuşuyor, bedeni okuyor ve bir başkasının bedenine akıyoruz. Aramızda dilin akıl ürünü olduğunu ve dolayısıyla bedenden ayrı tutulması gerektiğini düşünen Descartesçılar vardır elbette. Ama bence akıl bedenin ürünüdür. Beden olmazsa akıl da olmaz. Bu yüzden dil özünde anlamını ve biçimini Nietzsche’nin dediği gibi beden sıvılarında bulur.
Şu aralar William Gass’ın Metinler Tapınağı adlı kitabını okuyorum. Sevdiği edebiyat ve felsefe eserlerinden bölümleri bir araya getirdiği çok güzel bir bütün. Her eleştiri ve kuram bir çeşit ruhsal biyografidir. Gass da yer verdiği eserlerin doğasından ve içeriğinden çok mükemmel düz yazıya tutkunluğunu açığa çıkarıyor kitabında. Bir yazarın bir cümlede ‘i’ harfini nasıl kullandığı üzerine bir paragraf yazabiliyor örneğin. Kelimelerden kurulu bu dünyalar benim için genelinde edebiyatı, özelde ise romanı tanımlıyor. İleride senaryoya dönüşmek için yanıp tutuşan yinelemeler ilgimi çekmiyor. Ben daha çok yalnızca kendilerinin yapabileceği şeyi yapanlarla ilgiliyim. Tam da bu nedenle hiçbir yönetmen Lolita gibi bir romanı tatmin edici biçimde filme alamayacak. Sanırım Stanley Kubrick ve Adrian Lyne Lolita’nın özünde pedofiliyle ilgili erotik bir yapıt olduğunu düşündüler. Daha alakasız bir yoruma varamazlardı. Bence Lolita zeki, eğlenceli, ahlak dışı, fena halde kuşatılmış bir zihnin usulca çöküşü ve bunun yanında bir aşk hikayesinden oluşuyor.Nabokov’un yazdığı son sözde vurguladığı gibi ‘polemiksel çerçöp’ ve ‘klişelerin yeniden üretilmesi’ değil, ‘İngiliz Dili’ ve ‘estetik mutluluk’ üzerine.
Lolita hayatımın ışığı, uyluklarımın ateşi- bu beş sözcüğü şaşırtıcı kılan, belleğimde unutulmaz bir yer almalarını sağlayan şey hem aksayan bir aşkla ilgili cinai bir öyküyü, Amerika adlı sakız çiğneyen bir arsızlığa dair asit yakıcılığında bir hicvi anlatmasının yanı sıra dilinin büyüleyici güzelliği. Kendini film sana o sıkıcı şeffaflıklara değil çınlayan bir lirizme yakın duran sözcükler. Nabokov’un romanı işte bu ışıl ışıl açılışla başlıyor: hareket halinde sakat bir bilin., evet, ama aynı zamanda, hatta belki daha çok, yinelenen seslerin, yarım uyakların, kendini yansıtan sözsel şaşırtmacaların, güzel yontulmuş bir düz yazının, yoğunluk ve ayrıntıların verdiği hazzın oyunu. Her bir cümlesi bir kartın üzerine yazılarak başlamış yazmaya kitabı seçkin, üç dil bilen, tam anlamıyla apolitik İngiliz sever yazarımız. Ve ilerledikçe kendine inanamamış. Öyle ki, okur satırların arasında gezinirken, dikkatle bakarsa o dilsel şehvetin içinde, Tılsımlı Avcılar kitabındaki o ünlü baştan çıkarma sahnesinde Humbert Humbert’in duyduğu yakıcı hazımsızlığın işaretlerini bulabilir. İlk metafordaki tinsellikle ikinci metafordaki ateşli günahkarlığın çatışmasında Aziz Augustine’nin çelişkilerle dolu kitabı İtiraflar’ın hayaletini görebilir. Genç kızın takma adının ikinci hecesindeki lee’nin içinde( Humbert zavallı Dolores Haze’in her şeyi gibi adını da çalar) Edgar Allen Poe’nun Annabel lee şiirinin gizlendiğini ve dolayısıyla tekinsiz Humbert’in suçladığı Annabel Leigh’in(Viyanalı şarlatan Freud’un deyimiyle) aslında tamamen kendi saplantısından başka bir şey olmadığını fark edebilir.
NC: Bağırsaklar başlıklı bölümde Nietzsche bazıları için bilincin kesinlikle yalnız girilmemesi gereken tehlikeli, çok katlı bir apartman olduğu sonucuna varıyor. Böyle düşünceler hayranlık uyandırıcı derecede tehlikeli, insanı ürkütüyor, dehşete düşürüyor. Sizin Nietzsche’niz Schopenhauer’la tanıştıktan sonra cümleler fikirleri anlatmaya muktedir olmayan sözcükler haline geliyor. Schopenhauer’ın mürekkep yerine barutla yazdığını, cümlelerle değil, dişlerle konuştuğunu söylüyor. Kitabın en önemli ve sarsıcı sahnelerinden birinde Wagner bir bellek yanılsamasıyla Nietzsche’nin babasına dönüşüyor ve sadist bir diş hekimi olarak Nietzsche’ye korkunç bir operasyondan geçiriyor. Bu sahnede Nietzsche’nin yalnızca Wagner’le kurduğu karmaşık ilişkiye değil, aynı zamanda gelecek nesillerin ıslahından faşizme kadar hemen her konuda günah keçisi ilan edilmiş olan Nietzsche’nin ‘dişlerine’ saygıyla karışık bir korku duyan 20. yüzyıla da tanıklık ediyoruz. Bu yüzyılda yazılmış edebi eserlere bolca gönderme yapıyorsunuz. Sahneyi yazmanızda sizi özellikle etkileyen bir şey oldu mu? İletmek istediğiniz belli başlı bir şey var mıydı?
LO: Yazmaya başlamadan önce uzun uzun düşünür, kurarım. Ama bu kitaptaki organ bölümlerinde çok tuhaf bir durum yaşadım. Daha önce hiç başıma gelemmiş bir şeydi bu. Neredeyse bütün sahneleri önce düşümde gördüm. Sanırım biraz da yaratım sürecinde Nietzsche’yle yatıp Nietzsche’yle kalkmamdan, günlerimi onun eserlerini, onun üstüne yazılmış biyografi eleştiri kitaplarını tekrar tekrar okuyup, notlarımı düzenleyerek, Almanya’da, İsviçre’de ve İtalya’da onunla ilgili yerlerde çektiğim videoları izleyerek geçirmemden kaynaklandı. Sonunda da bilinçaltım bana oyunlar oynamaya başladı. Ben de onun verdiklerini harmanlayıp dönüştürdüm. Ama şimdi bile organ sahnelerini okuduğumda başka biri tarafından yazılmışlar gibi geliyor.
Söz ettiğiniz sahne güç ilişkileriyle ilgili. Baba ve oğlun nasıl her zaman ölümcül bir mücadele içinde olduğunu ve öyle ya da böyle oğlun her seferinde yenik düştüğünü anlatmak istedim. Ayrıca hatırlamakta fayda var, Nietzsche’nin babası yaşasaydı, hemen hemen Wagner’le aynı yaşta olacaktı.

NC: 20. yüzyılla beraber realist roman bir kenara bırakıldı. Onun yerine bilinç akışı tekniğiyle, parçalı, bütünlüksüz, belli bir noktada bitmeyi reddeden anlatımlar tercih edilmeye başlandı. Aslında bu türden anlatımlar sözcüğün bilinenden başka bir anlamıyla realist. Çünkü insan bilincinin, fantezilerin, akıl dışının, saçmanın gerçeğini anlatıyorlar. Joyce, Musil, Goytisolo ve sizin de aralarında bulunduğunuz daha pek çok romancı hayata ayna tutma fikrine karşı çıkarak bilinci aktarabilecek bir tarz denediler. Ki bu da gerçekliği çok daha doğru bir biçimde aktarır bize. Nietzsche’nin Öpücükleri’ni realist bir roman olarak tanımlayabilir miyiz bu anlamda?
LO: Kesinlikle. On dokuzuncu yüzyıl romanının, Dickens ya da Flaubert’in bir fotoğrafa benzediğini olduğunu düşünürsek, yirminci yüzyıl romanı, Faulkner veya Woolf mesela, x ışınıdır. Buna karşılık postmodern roman, örneğin Kathy Acker ya da daha yakın dönemden Mark Danielewski’nin internet denen o hızlı, çok boyutlu, metinler üstü, sonsuz muğlaklıktır. Bunların her biri evrenin belli bir dönem ve yerdeki duruşundan yola çıkarak kendince bir gerçekliğin izini sürer. Şu anda ve burada yazan insanlar için esas soru günümüzde gerçekliğin vardığı insafsızlık ve rezalet ‘kurgu’nun çok önüne geçmişken ve sinema, internet vb şeyler nedeniyle roman fazlasıyla arka plana itilmişken varoluşu, yaşamı en azından önemli görünecek şekilde nasıl yakalayıp kağıda dökebiliyoruz?
NC: Etkilenmeler, esinlenmeler çoğu kez bilinçsiz yaşansa da teşekkür kısmında ‘romanın oluşmasında çok önemli yerleri’ olduğunu söylediğiniz eserler dışında Nietzsche’nin Öpücükleri’ni yazarken okuduğunuz ve romanı bir yerinden değiştirmiş, etkilemiş olduğunu düşündüğünüz yapıtlar var mı? Kendinizinkini yaratmadan Nietzsche üzerine yazılmış diğer romanları, öyküleri okudunuz mu?
LO: Nietzsche üzerine yazılmış başka romanları ya da öyküleri özellikle okumadım. Herhangi birinden öyle ya da böyle etkilenmek istemedim. Ama sonra bütün o konuştuğumuz nedenlerden ötürü biyografi ve eleştiri kitaplarının da özünde öykülemeler, kurgulamalardan ibaret olduğunu anladım- Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü de bunların içine katıyorum.
Romanı yazarken okuduklarımın çoğunu anımsamıyorum. Ama Avrupa’da Nietzsche’nin izini sürerken akşamları karımla birbirimize Joyce’ın baskısı Hans Walter Gabler tarafından mükemmelen yapılmış Ulysses’inden bölümler okuduğumuz bütün netliğiyle aklımda Son okumamadan bu yana on yıl geçmişti. Bir kere daha Pynchon’un Yerçekiminin Gökkuşağı, Wallace’ın Sonsuz Jest’i, DeLilo’nun Yereltı Dünyası, son dönemde Danielewski’nin Yapraklar Evi gibi Ulysses’in de yeni ansiklopedik romanın harika örneklerinden biri olduğunu bir kez daha kavradım. Joyce’un kitaptaki on sekiz bölümün her birinde başka bir tarz ve biçem oluşturmuş olmasını ve böylece okuru sürekli tetikte tutuşunu çok seviyorum. Ulysses metni bir meydan okuyuşa dönüştürüyor. Tıpkı Nietzsche’nin hayatlarımızı bir meydan okuyuşa dönüştürmemizi istediği gibi. Romandaki bazı bölümlerde Bloom’un Dignam’ın cenazesine katıldığı Hades’in, topal Gerty MacDowell’ın Sandymouth Strand’ta oturup Bloom’un mastürbasyon yapışını izlediği Nausicaa’nın, zihnini genelevinde Alman dışavurumcu tiyatronun Fransız gerçeküstücülüğüyle savaştığı Circe’nin ve tabii Molly’nin bilinç akışının su ve ışık gibi bir dille, kırk sayfa boyunca sekiz uzun cümlede anlatıldığı Penelope’nin tam anlamıyla sarsıcı ve mükemmel olduğunu düşünüyorum. Bunların hepsi yörüngesel biçimde girdi Nietzsche’nin Öpücükleri’ne sanırım. Umarım Joyce’un sözcüklerinde gezinmek benim sözcüklerimi daha güçlü kılmıştır. İnsanın yazdıkları son altı ayda okudukları kadar iyi olabiliyor ancak. Bu yüzden bulabildiğim en kusursuz, en ufuk açıcı romana sardım kendimi
Yazdıklarıma süzüldüğünü düşündüğüm diğer kitaplar arasında muhtemelen yaklaşık yirmi beş yıl önce, üniversiteden mezun olduktan sonra okumuş ve bir daha hiç elime almamış olmama karşın ölüm döşeğindeki bir adamın geçmişiyle hesaplaşmasının anlatıldığı Carlos Fuentes’in Artemeo Cruz’un Ölümü, Virginia Woolf gibi tarihi bir kişiliği çok zekice öyküleyen ve dilinin güzelliği romanımı yazarken bütün açıklığıyla zihnimde olan Michael Cunningham’ın Saatler’i, bir de tuhaf ama çok yönlü dilsel kıvılcımları ve bilinci acımasızca inceledikleri için Beckett’in Nasıl’ıyla William Gass’ın Tünel’ini sayabilirim.

NC: Bir söyleşinizde modern romanların filmler için kaba taslaklar oluşturduğunu söylemiştiniz. Bir başka söyleşideyse romanların insan psikolojisini filmlerin asla yapamayacağı biçimde derinlemesine çözümlediğinden söz etmiştiniz. Ama örneğin Bergman gibi bir yönetmen kendine tamamen psikolojiyi dert edinip insan ruhuna denize dalar gibi dalabiliyor. Tarkovski (ve Bela Tarr, Kiarostami gibi günümüz yönetmenleri) ise modern romancılardan çok azının cesaret edebildiği bir şeyi yaparak zamanı yayıyor, genişletiyor. Bilincin belki de çok daha fazla yönünü bir anda inceleme yetisine sahip olan sinemanın romanı ve Nietzsche’nin Öpücükleri’nde aynı zamanda sinematografik bir yan da olduğu için sizin yazınızı ne anlamda etkilediğini düşünüyorsunuz? Çağımızın gelgeç akılmlara direnen yenilikçi romancıları kimler sizce?
LO: Filmlerin Warhol ya da Matthew Barney’ninkiler gibi en uzun versiyonlarında bile çok çok kısa kalması ve durmaksızın görüntüye, yüzeysel ışıltılara odaklanması nedeniyle bilinci bir roman kadar derinlemesine ve içeriden bir bakışla irdeleyemez. Elbette hiçbir sanat türü bir diğerinin yerine geçemez, onun gördüğü işlevi göremez. Ben sinemayı bir araç olarak çok önemsiyorum. Donald Barthelme’nin yıllar önce söylediği gibi günümüz romanı daha parçalı, daha sahne odaklı bir roman. Filmlerin estetik ve ekonomik anlamdaki gücünün farkında olarak, senaryo etkisi yaratma amacı güdülerek yazılıyor. Ama tıpkı resmin bir kolunun daha soyut, izlenimci, dışavurumcu hale gelerek fotoğraf sanatının yarattığı rekabetten kurtulmaya çalışması gibi romanın bir kolu da(bununla Thomas Bernard, Ben Marcus, Lyn Hejinian ve Diane Williams türünde yazarları kastediyorum) aynı şekilde daha soyut, izlenimci, dışavurumcu bir izlekte ilerlemeye başlayarak sinemanın gelişimine ayak uydurdu.
Nietzsche’nin Öpücükleri hem o tür bir roman, hem değil. Dili ve saplantılı bir şekilde bilinci irdelemesi nedeniyle sinemanın yapısından uzak bir metin. Ama öte yandan üçüncü tekil şahıs anlatımlarının olduğu bölümler son derece an odaklı, diyalog ağırlıklı ve o açıdan sinematografik sayılabilir. Görsel, resme yakın bir yönü olduğuna da inanıyorum(karım ressam ve sanat tarihçisi olduğu için ben de ucundan kıyısından o dala uzanabiliyorum. Derinlerdeyse sekans ve montaja kaçan bir tarafı var. Benim açımdan Nietzsche’nin Öpücükleri bazı film ve yönetmenler olmasaydı yazılamazdı. EN sevdiğim filmlerden bazıları, örneğin Herzog’un Aguirre’si, Tanrı’nın Öfkesi, Sessizlik Ülkesi; çeşitli çerçevelerden Wenders’in Arzunun kanatları, Lynch’in Kayıp otoban’ı, Kubrick’in Gözleri Tamamen Kapalı’sının hayaletleri satırlar arasında geziniyor.
Moda akımlara direnerek daha yenilikçi bir tarzı benimsemiş yazarlarla ilgili sorunuza gelince- ah aslında öyle harika olanlar var ki! Ama çoğu kitap yayıncılığının ve edebiyat eleştirisinin geldiği nokta yüzünden okura ulaşmıyor. Adını önceki sorularda nadıklarım dışında bir düzine insan sayabilirim. Steve Tomasula (Portreler Kitabı), Shelley Jackson (Anatominin melankolisi), Patrik Ourednick (Avrupa), Brian Evenson (Wavering Knife), and David Markson (Wittgenstein’ın Sevgilisi ve Kaybolan Nokta). İşte tam da böyle tarz, yapı, kuram açısından aykırı duran kitaplardır bana yazma ve yaşama coşkusunu veren, beni uyanık tutan.
NC: Son olarak yazmak sizin için hem bilinç, hem de bilinçaltı süreçlerini içine alıyor. Hangisinin daha baskın olduğunu söyleyebilir misiniz? Başka yazarlarda da böyle bir ayrıma gidebiliyor musunuz? Paul Bowles’tan James Purdy’e kadar birçok romancı bilinç altı yazımın akılcı, entelektüel olandan daha güçlü ve dokunaklı olduğunu iddia ediyor. Belki biri başat olarak Descartesçı ya da Nietzscheci’dir. Ya da belki tamamen bilinçle yazmayı eleştirerek esin perileri fikriyle oynuyorlardır. Dil ve beden tartışmamızın ışığında, yazanın siz olmadığınızı hissettiğinizde yerinize varoluşun mu, uoksa ‘bir metin olarak dünya’nın mı geçtiğini düşünüyorsunuz? Yoksa her şey aslında benlik olmayan, benlikten ayrılmış, geceye ve karanlığa kurban edilmiş bilinçaltının işi mi
LO: Bilinçle ve bilinçaltıyla yazmayı birbirinden kesinlikle ayırabildiğimi rahatça söyleyebilirim. Örneğin William Burroughs’u tipik bir bilinç yazarı olarak, John Barth’ıysa bir bilinçaltı yazarı olarak görebiliriz. Ama bu ikisini birbiriyle karşılaştırıp zıtlaştırmanın göründüğü kadar kolay olmadığını düşünüyorum. Yazar ve okur olarak bugüne dek edindiğim tecrübeler böyle bir karşılaştırmanın ancak uzaktan yapılabileceğini öğretti bana. Metinleri yakından inceleyince akıl ve akıl dışılığın yan yana durduğunu görüyorsunuz. Apollo ve Diyonisos gibi .Her paragraf, hatta her cümle iki damardan birden ilerliyor gibi geliyor bana. Ancak eğer bazı yazarların birine daha fazla eğildiyse bahsettiğimiz şey, ben kendi adıma ikisinden de çok haz alıyorum. Birini öbüründen üstün tutamam. Kelimeler dünyası ikisinden biri olmadan çok ama çok eksik kalırdı!
İkinci sorunuza cevaben metinselliği Roland Barthes’ın Yazarın Ölümü makalesinde ele aldığı gibi gördüğümü belirteyim. Orada metinden “içinde hiçbiri özgün olmayan, sürekli birbirleriyle çatışan ve çarpışan tonlarca yazıyı barındıran çok boyutlu bir uzay” olarak söz eder. Her şeyin yerli yerinde olduğu, zaman kavramının yittiği ve yazıyı yazan kişinin ben olmadığımı hissettiğim anlarda kendimi içinden hikayeler(rüyalar,başka birinin yazarın melodileri, iki hafta önce sokaktan edindiğim dil parçaları, yedi yaşımdayken gördüğüm bir fotoğrafın ayrıntıları vb) taşan bir bağlantı noktası gibi duyumsuyorum. Cümlelerdeki yarıklar arasından herkesin duyabileceği budalalıklar fısıldıyorum ve bütün yazdıklarımı yeniden gözden geçirirken akılcı bakmama gerektiğini bir an olsun düşünmüyorum. Ürettiğim her şey günün sonunda şey gibi geliyor, ne gibi?, hayalet yazılar gibi…
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:55:01
Nietzsche'nin Çemberi


Goethe’nin ölmeden önceki son sözleri ‘Biraz daha ışık! Biraz daha ışık!’tı. Nietzsche hayata gözlerini yummadan evvel bir şeyler söyleyebilmiş olsaydı kesin: ‘Biraz daha hayat! Biraz daha hayat!’ derdi. Kavradıkları bu değişken tabiatlı filozofu boğdu, fazlasıyla hassas sinirleri evrenin akışını, yüksek enlemlerde düşünmenin baskısını ve başka kederleri yüklenip gelmiş geçmiş en radikal, en kıyametimsi felsefeyi yaratmış olmanın ağırlığıyla çöktü. Hakkında, başta meydanın ortasında bir ata sarılması olmak üzere birçok öykü anlatılmasına ve birçok Nietzsche uzmanı dahil neredeyse herkesin bu öyküleri tartışılmaz gerçekler olarak kabullenmiş olmalarına rağmen çok az kişi Nietzsche’nin Torino’daki meşhur ölümünden sonraki yıllar üstüne bir şeyler yazdı (Bu anlamda Richard Foreman’ın Kötü Çocuk Nietzsche adlı tiyatro oyunu ender örneklerden biridir ve Olsen’in romanıyla birlikte incelenmesi ilginç olabilir). Bir romancı neyin gerçek neyin yalan olduğuyla ilgilenmez, hele ki Nietzsche gibi gerçekliğin kendisini sorgulamış ve dünyanın yalnızca görüntülerden ibaret olduğu sonucuna varmış bir düşünür üstüne yazıyorsa. Nietzsche ölüm döşeğindeyken yanında kız kardeşinden başka kimse olmamasına karşın Lance Olsen o dakikaları tüyleri diken diken eden bir canlılıkla, kendi gözleriyle görmüş gibi, Nietzsche’nin görece daha az bilinen yönlerini açığa çıkartarak aktarıyor. Çok yönlü, son derece sürükleyici bir portre çizmekle kalmıyor, okuru Nietzsche’nin – yanılsamalarla dolu, fantastik, trajik, acıtıcı, dokunaklı, unutulması imkânsız son saatlerindeki- zihnine sokarak tam manasıyla bir deneyim yaşatıyor onlara.

İnsan anılardan ölebilir mi?, diye soruyor Nietzshe kitabın bir yerinde kendine. Ve şöyle devam ediyor:

“Evet: her şey olasıdır. Zaten ben de o büyük aşırılığı, gözlerimin açılışını öyle gerçekleştiriyorum…ve…evet…hoop birdenbire kendimi üstümde kadife süslü ipek sabahlığımla yastıklarla dolu bir odada buluyorum. Fredericus sabun, nane şekeri ve temiz çarşaf kokuyor. Sandal yatağımın yanı başında kaba elleri ve geniş kalçalarıyla kız kardeşim duruyor.

Durumu savaş meydanındaki bir general gibi ölçüp biçiyor. Kısa, kıvırcık, renksiz saçları keçe gibi. Dudakları bir pusula iğnesi kadar ince ve dümdüz.”
Ölürken böyle birinin yanı başınızda olması…
Filozofun hayatı Thomas Mann’ın Faust’undan ve Liliana Cavani’nin İyinin ve Kötünün Ötesinde filmine, Irvin yalom’un Nietzsche ağladığında’sından David Farrell Krell’in daha az bilinen Nietzsche’sine kadar sayısız sanat eserine konu oldu, hatta başka dillerde başka yapıtlar da üretilmiştir mutlaka, gelecekte de üretilmeye devam edecek. Nietzsche her şeyden önce büyüleyici bir bilmece oldu hep insanlar için. Bu büyülenmenin zaman içinde bir saplantıya, hastalığa dönüşüp dönüşmediğini söylemek güç, bazı açılardan en çok korktuğu, ve hep karşı durduğu şeyin başına geldiği, kırılması gereken bir pta dönüştürüldüğü bile söylenebilir. En yanlış anlaşılmış eserlerinden biri olduğunu düşündüğüm Ecce Homo’da aforizmalarının çoğundaki gibi müphem ve çift anlamlı bir dil kullanmaksızın, gayet açık ve net bir şekilde putlara ve putlaştırmalara karşı herkesi uyarır oysa. Ama Olsen kendini Tanrı’nın soytarısı olarak adlandırmış filozofu idealize edip putlaştırarak sunmuyor. Aksine, çok az kişinin tanıdığı, fazlasıyla insan bir Nietzsche karşımızdaki-ki muhtemelen böyle neşeli ve özgürleştirici bir çekiçle ezilerek anlatılmak bu kıyamet düşünürünün de çok hoşuna giderdi. Lance Olsen’ın romanında tek bir Nietzsche yok aslında, birbiriyle zıtlaşıp çarpışan sayısız benlikler ve bu benlikleri bir arada tutan ölmek üzere bir beden var.

“Başka bir yerde, karanlık bir odada, Friedrich kalbinin durmuş olabileceğini anlıyor, insanın ölmeden önceki son saatlerinin sonsuza kadar sürebileceğini düşünüyor. İçerisi sandığı yerin süreç içinde dışarıya dönüşebileceğini.”
Filozofun son anları çok uzun sürmese de( en azından romanda), en az onları önceleyen, içsel ayrıntıları tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önüne serilen hayatı kadar büyüleyici betimlenmiş.

Gel, ölürken bana eşlik et…
Bellek tuhaflıklarla dolu; insanın varoluşu, yok oluşu, yaşamın ya da bilincin çözülüşü arasındaki ölümcül savaş Nietzsche’nin Öpücükleri’nin parçalı, eksiltili yapısıyla veriliyor. Nietzsche ölürken bütün hayatını yeniden yaşıyor, varoluşunun bütün ağırlığını yüklenerek yüzleşiyor onunla. Anımsananların gerçekliğinin fazlasıyla sorgulanabilir oluşu belki de Olsen’in temel meselesi. Bu yüzden gerçekle kurgu arasında sonsuzca salınarak değişken bir karışıma ulaşan, komiği ve trajiği aynı potada eriten o yaramaz, oyuncu üslubuyla belleğin dolambaçlı yollarını saydamlaştırıyor. Nietzsche bütün hayatını hatırlama çabalarken ya da yaşamı istem dışı geri sarmaya başlayan bir film makarası gibi gözlerinin önünden geçerken yaşadıklarının çoğunun ölmek üzere olan Nietzsche tarafından çarpıtılmış, mitleştirilmiş ya da varmış gibi gösterilmiş şeyler olduğunu görüyoruz; Olsen’in kitabın bir yerinde söylettiği gibi: “Zamansızlığı aşmak için zihnime zihnimle yazıyorum”. Hayatın kendisi bir edebiyat eseri kadar kurgusal aslında. Ünlü şairin dediği gibi dünya kocaman bir sahne. “Gel”, diyor bir yerde dalga geçer gibi, “ölürken bana eşlik et.

Eğlendiririm seni. Sezar ve Pantagruel olduğumu bilmiyor muydun? Tarihi tam ortadan ikiye böleceğim ve sen o esnada gülmekten altına kaçıracaksın. Nietzsche’yi öldürmeyen güçlü kılıyor, bir yabancıya dönüşmesine neden oluyor”. Olsen filozofun tuhaf tavırlarını son derece şen şakrak bir tonda yeniden yaratıyor. Okur sonsuz bir Nietzsche çemberine ya da çeşitli, farklı boyutları olan Nietzscheler çemberine çekiliyor. Ama gelişigüzel yazılmış ya da gereksiz tekrarlara düşen bir roman değil Olsen’inki. Kesinlikle değil. Daha çok komik, müstehcen, gerçek üstü, aynı anda insanı hem rahatsız hem de allak bullak, hüzünlü, gülünç bir deneyim. Roman boyunca Nietzsche’nin yalnızca metafiziksel yolculuğuna değil, çözülüp dağılan bedeninin son derece güçlü, cesur ayrıntılarla anlatılmasından ötürü fiziksel yolculuğuna da tanıklık ediyoruz. Bedeni kötüledikçe düşünceleri de parçalanıyor. Bunlar grotesk ya da duygusal bir tarzda değil, tamamıyla, geri dönüşsüzce, acıtıcı biçimde insani bir üslupla tasvir ediliyor.

Romanın başlarında Nietzsche hastabakıcı Alwine’i izliyor: “Lazımlığı bir tepsinin içindeki pazar sabahı tostu gibi kaldırıp üstüme sıçramamasına özen göstererek kapıya ilerliyor. Omzunun üstünden Fritz diye sesleniyor, seninle ne yapacağız? Güzel bir soru. Kapı açılıyor. Evren duruyor. Mekanik bir klik sesiyle tekrar kapanıyor. Her yerde, rüzgâr bir kavrayışa yuvarlanıyor. Her yer, sonu gelmeyen bir gürültüyle dolup taşıyor.” Bu pasajda Olsen Nietzsche’nin benliğin yörüngesi bedene olan inancını(idrarından dahi kopamayışını örneğin) ve bedenin doğasını nasıl sorguladığını inanılmaz bir yalınlıkla yansıtıyor. Olan biten her şey Nietzsche’nin kafasında-ruh insanın dürtülerini, önünde sonunda kendine dönen içgüdülerini tanımlayan bir sözcükten başka anlam ifade etmiyor. Ama bunun yanı sıra kitaptaki birçok yerde içtenliği su götürmez bir sevecenlik ve şefkat duygusu var ve Alwine ile Lisbeth gerçek niyetlerinin ne olduğu belirsiz bırakılsa da hasta filozofa koşulsuz bir sadakat ve bağlılık duyuyorlar.

Olsen’in kırılgan, yürek parçalayıcı Nietzsche portresi artık ona riayet etmeyen bedeniyle korkunç bir karşıtlık oluşturuyor(kitap boyunca onu hayal kırıklığına uğrattığı için bedenini azarlıyor) ve filozofu önemseyen herkes gerçek anlamda dokunaklı bir tablo oluşturuyor.

Franzsiska ve Elisabeth bu çökmekte olan bedeni her ne kadar korumaya çalışsalar ve Nietzsche yüreğinin derinliklerinde bir yerde onları sevse de, her ikisi de midesini bulandırıyor. Öyle şiddetli bir bulantı ki bu Nietzsche aklını sonsuz dönüş fikrinden alamamaya başlıyor. Annesinin ve kız kardeşinin bir şekilde ona döneceklerini biliyor. Elisabeth ve Franziska insan ırkını simgeliyorlar ve Nietzsche’yi o yüzden durmaksızın düş kırıklığına uğratıyorlar. Ona Meryem Ana’nın yağlı boya resimleri gibi alakasız armağanlar verdikleri geleneksel Noel kutlamalarından birinde Nietzsche yalnızca birilerine güvenme yetimize değil, aynı zamanda insanlığın sahip olduğu potansiyeli kullanamıyor oluşuna da içerliyor: “Friedrich sevimli paketi açarken, dünyada güvenebileceğim biri olsa ne güzel olurdu, diye düşünmüştü, insan olmanın gereklerini yerine getiren bir tek kişi. Ama dileği gerçekleşeceği yerde ailesi etrafına toplandı.”

Ailesiyle hiç geçinememesine karşın Nietzsche hayatının son on bir yılını onlara bağımlı halde geçirdi. Zihniyle başka boyutlara geçmeyi başarsa da bedenindeki bitmek bilmeyen rahatsızlıkları onu bir bebek gibi bakıma muhtaç bırakıyordu. Ne ironiktir ki, Elisabeth onu ancak bu durumdayken ikonlaştırıp Falstaff gibi bir aptala değilse de, utanç vericibir kişiye dönüştürecekti. “Alwine herkes bir dahinin nasıl göründüğünü merak ediyor,diyor Çok güzel bir şey, değil mi? Ama onlar gelmeden yemek yiyip banyo yapmalıyız.Aç ağzını. Bana o muhteşem düşüncelerinden birini anlat.Kaşık sımsıkı kapalı tuttuğum dişlerimi çarpıyor.Homurdanmaya başlıyorum, sallanan yatakta sarışın bir hayvan.Kaşık geri çekiliyor.”

Nietzsche üst-insan ya da Zerdüşt olarak değil kaynağı belirsiz bir acının kurbanı olarak ölüyor.Elbette bu durum tüm yaşamının böyle geçtiği anlamına gelmiyor. Zaten Olsen’in de belirttiği üzere Nietzsche’nin yarattığı felsefenin kendisi başkalrını umutsuz birer karamsar haline getirecek denli şiddetli acıların üstesinden gelebildiğinin en büyük kanıtı.

Olsen’in Nietzsche’sine göre: “her cümle bir öpücük, her paragrafsa bir kucaklaşma”. Ama cümle büyük fikirler için fazla narin bir sözcük olduğundan Nietzsche onları ‘dişler’olarak adlandırmayı seçiyor. “Schopenhauer’un cümlelerinin diğer filozofların kitaplarındaki gibi köşeli olmadığını ve düşünürün mürekkep yerine barutla yazdığını fark ediyorsun. Bunlar cümle bile değil cümle çok hafif kalır bunlar diş.” Herkesin duymak istediği o büyük düşünceler insanı ısıran şeyler; artık öpücük olmaktan çıkmış, azı dişlerine, köpek dişlerine, yirmilik dişlere dönüşmüşler. Wagner’in korktuğu, Hitler gibilerinse hiçbir fikrinin olmadığı şey tam da bu ‘dişler’ işte( Hitler’in önde gelen biyografilerinde Nietzsche’nin adı çok az geçer. O daha çok Wagner’in Yahudi karşıtı görüşleri ve İncil öğretileriyle ilgileniyordu. İntikam Tanrısı fikri ona devleti ve Almanlar’ı küçümseyen bir filozofunkinden daha yakın geliyordu.

Nietzsche’yi iyice çiğneyip şehirlerimizi ‘Vezüv’ün eteklerinde kurmamamızı’ isteyen bu adamı bütün canlılığı ve tekinsizliğiyle tüküren Olsen’in cümleleri de ısırıyor insanı.

Romandaki en acıtıcı, zalim ve unutulmaz bölümlerden birinde Nietzche Wagner’i hem sadist bir dişçi, hem de babası olarak görür sanrısında. İğrenç sahne başlamadan önce Wagner-Karl Ludwig şöyle diyor: “çocuk yapmak, diyor, anne babaların yetersizliğinin en büyük göstergesidir”. Bu cümle Nietzsche’nin kendi ailesine hissettiklerinin bire bir yansıması gibidir. Konuşan, var oluşunu öyküleyen belleğidir ama zihnin gerçekte olan bitenlerden farklı olarak kendi hikâyesini anlattığı durumlar ve gerçekten olmuş olanı düşlenen ya da kurgulanandan ayırmayı becerip beceremeyeceğimiz sorusu Olsen’in tekrar tekrar döndüğü temel sorunsallardan biridir.

Wagner-Karl Ludwig yumruğunu zorla oğlunun/havarisinin ağzına soktuğunda, ‘ dişlerinin her birinin zamanı geriye döndürme gücü olan incilere benzediğini’ söyler ve ardından geriye tek bir diş kalmayıncaya kadar bu incileri şiddetle söküp oğlunun-havarisinin kanıyla kaplı oldukları halde kendi ağzına yerleştirir. Bu kısacık sahnede Olsen hem Nietzsche’nin Wagner’le karmaşık ilişkisini ve babasına beslediği derin sevgiyi, hem ‘dişlerine’ hayranlıkla karışık bir korku duyup onu kalıtımsal ırk-bilimden faşizme kadar her şeyin sorumlusu, günah keçisi ilan eden 20. yüzyılın Nietzsche’ye bakışını, hem de bu yüzyılda yazılmış en önemli eserlerdeki Nietzsche etkisini büyük bir ustalıkla ortaya koyuyor. Olsen basit yanıtlarla yetinmeyecek kadar bilge ve derin görüşlü. Tek bir adamı bütün insanlığın hatalarından sorumlu tutmayacak kadar da zeki. İntikam arzusu, cezalandırma isteği ya da darağacına çıkartılacakları yok etme dürtüsünü aşmaya çalışan filozof değil, insanlığın içindeki insanca, pek insanca şeydir. Wagner, Nietzsche’nin hayatındaki önemli figürlerden yalnızca biri. Lou-Salome, Paul Ree ve diğerleri Nietzsche’nin her şeyin birbirine karıştığı, eğilip büküldüğü, sarmalandığı son saatlerinde ortaya çıkıp filozofun belleğinden ve Olsen’in projektöründen gelişigüzel geri saran bir film şeridi gibi, ama bütün şiirselliklileri ve açıklıklarıyla geçiyorlar. Stan Brakhage’ı Nietzsche ölürken yanında olduğunu düşünsenize. Roman çizgisel değil, dalgalı, dolambaçlı çemberler biçiminde ilerliyor. Buna karşın asla bulanık değil, aksine kendi mantığını, rüyaların ya da ölümün o ele avuca gelmez ama hatasız mantığını, başka bir deyişle içgüdüsel ve fantastik, insanı elektrik gibi çarpan bir akıl dışılığın yörüngesinde salınıyor. Nietzsche’nin yaşamı traji-komik bir tiyatro oyunu gibi, son derece etkileyici bir üslup, düş gücü ve zekâyla aktarılıyor. Roman Nietzsche’nin yalnızca ölümünü değil, aynı zamanda kendi düşüncelerinden doğan radikal bir deneyimi, dolayısıyla ve büyük bir incelikle de sonsuz geri dönüş fikrini yansıtıyor. Nietzsche’nin Öpücükleri prizmatik, süreksiz, sonu olmayan bir kitap.
Nietzsche ölürken, zaman öne arkaya bükülebilen bir şeye dönüşüyor. Bilincindeki çözülmeler birinci tekilden, ikinci ve üçüncü tekile sıçrayan, oradan parçalı bir bilinç akışına ve en sonunda Nietzsche son nefesini verip beden ya da ruh olarak değil, yalnızca ve yalnızca düşünce olarak hep bizimle kalmak üzere bu dünyadan ayrılırken zamanın kaybolduğu bir anlatıma geçen değişik öyküleme teknikleriyle veriliyor. Zamanın münferitliği metinde durmadan yinelenen cümleler, yarım bırakılan diyaloglar, sayfanın ortasına soyut bir ressamın fırlattığı boyalar gibi yapışmış sözcüklerle sağlamlaştırılıyor. Olsen’in anlatımı fazlasıyla güçlü, ışıltılı, kristalimsi ve Nietzsche’nin taklit edilmesi imkânsız tarzını ve ruhunu hayranlık verici bir ustalıkla aktarıyor. Roman Thelonius Monk’un piyano sonatları kadar gevrek ve parlak bir üslupla yazılmış.

Hayatının son on bir yılında, hele ki son saatlerinde Nietzsche’nin zihninden yahut bedeninden neler geçtiğini tam olarak bilmek mümkün olmasa da Olsen bu anları yeniden kurgulayarak onlara farklı bir ışık tutuyor. Nietzsche kitabın bir yerinde öğretmenlik yaptığı yılları hatırlıyor. Bir gün öğrencilere ders anlatırken birdenbire “ bazı insanlar için bilinç kesinlikle yalnız girilmemesi gereken tehlikeli, çok katlı bir apartman.” diye düşündüğünü anımsıyor. Gerçekten çok az kişi bilincinin derinliklerine adım atmaya cesaret edebilmiştir ve kimse o sınırları Nietzsche denli zorlamamıştır. Çoğumuz karanlık yollarda yürürken yanımızda birilerinin olmasına ihtiyaç duyarız. Kaldı ki heen her seferinde yamaçlarda dolaşır, derinlere girmekten çekiniriz. Nietzsche bir uçurumla bakıştı, Olsen de o uçurumu bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne seriyor. Tam anlamıyla “bilincin dirilişi” bu ve biz Nietzsche’nin zihninin tehlikeli, büyüleyici, şaşırtıcı odalarında dolaşırken Olsen’in vermeye çalıştığı imge de bu diriliş. Nietzsche’nin maskeleri yalnızca başka maskelere açılıyor, kendisiyse bir bilmece, soruları asla yanıtlanamayacak bir sfenks olarak kalıyor.

Gelin ve ölürken Nietzsche’ye eşlik edin. Lance Olsen’ın ve Nietzsche’nin ve Nietzsche’nin ve Nietzsche’nin çağrısıdır bu. Öykü başlasın!
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:55:01
Şairlere Dair (Böyle Buyurdu Zerdüşt'den)

Zerdüşt havarilerinden birine şöyle diyordu: "Bedeni daha
iyi tanıyalı beri ruhun bence ehemmiyeti kalmadı. Ve ''ebedi''
denen her şey bir sembolden ibaret."

Havari cevap verdi: "Evvelce de böyle bir şey söylemiştin.
Fakat şairler çok yalan söylerler diye ilave etmiştin. Bunu
neden demiştin."


Zerdüşt, "neden diye soruyorsun" dedi. "Ben o adamlardanım ki onlara neden diye sual sorulmaz. Ben bunları henüz dün mü yaşadım. Fikirlerimin sebeplerini yaşayalı beri hayli zaman geçti. Eğer sebeplerimi de yanımda taşımam gerekseydi benim bir hafıza ambarı olmam lazım değil miydi? Fikirlerimi kendim için saklamam bile bana fazla geliyor.

Ve nice kuşlar uçup gidiyorlar. Bazen güvercinliğime yabancı ve elimle dokunduğum zaman titreyen bir kuşun sığındığını görürüm.Fakat Zerdüşt sana bir zaman ne diyordu? Şairlerin çok yalan söylediğini mi? Fakat Zerdüşt de bir şairdir. Onun bu işte hakikati söylediğine inanıyor musun? Neden inanıyorsun?"Havari cevap verdi: "Ben Zerdüşt''e inanırım."

Zerdüşt başını salladı ve gülümsedi.
"İnanman, hele bana inanman, beni mesut etmez.Fakat, birisi ciddiyetle, şairler çok yalan söylerler diyorsa haklıdır. Biz çok yalan söyleriz.Biz pek az şey biliriz. Ve güç öğreniriz. Onun için yalan söylemeye mecburuz.Biz şairlerden, şarabını tağşiş etmeyen kim var?Kilerimizde nice zehirli karıştırmalar yaptık. Tarif edilmez nice işler yaptık.Çok az şey bildiğimiz için ruhça züğürt olanlar hoşumuza gider.

Hele kadınlar!
Hatta ihtiyar kadınların akşamları anlattıkları masallara bile hasret duyarız. Ve kendimizce buna "ebedi karanlık" deriz.Sanki hususi ve mahrem bir kapı varmış da öğrenmek isteyenlere oradan bilgi dağıtılıyormuş gibi, halka ve onun vecizelerine inanırız.
Çayırda veya münzevi tepelerde yatıp kulaklarını diken herkesin gökle yer arasındaki şeylerin bazılarına agah olabileceğine bütün şairler inanır.Ve şairler kendilerine nermin heyecanlar gelince bizzat tabiatın kendilerine aşık olduğunu ve tabiatın kulaklarına gizlice okşayıcı sözler fısıldadığını duyarlar ve faniler önünde bununla göğüs kabartırlar.

Ah yerle gök arasında o kadar çok şey var ki bunları ancak şairler tahayyül edebilir. Hele tanrı hakkında. Çünkü bütün ilahlar şair sembolleri ve şair uydurmalarıdır.Gerçekten, daima göklere yeni bulutların alemine yükseliriz bu bulutların üstüne alaca körüklerimizi kurarız. Ve sonra onlara tanrılar ve üst insanlar deriz.Onlar ancak bu iskemlelere oturabilecek kadar yufkadırlar. Bütün o şairler ve üst insanlar!

Ah, olağanüstü bir şeymiş gibi görünmek isteyen bütün bu acizlerden ne bıkkınım! Ah bütün şairlerde ne bezginim."Zerdüşt böyle deyince çömezi ona kızdı. Fakat sustu. Zerdüşt de sustu. Ve gözleri sanki çok uzaklara bakıyormuş gibi içine yöneldi. Nihayet içini çekti ve nefes aldı. Ve şöyle dedi:"Ben bugünün ve dünün eseriyim. Fakat içimde bir şey var ki,yarının, yarından sonranın ve daha uzak bir istikbalindir. Ben eski ve yeni şairlerden bezginim. Bence hepsi sathidirler. Ve sığ sulardır. Derinlere dalamamışlardır. Onun için duyguları dibe nüfuz edememiştir.Biraz şehvet biraz can sıkıntısı. Onların en çok düşündüğü bu idi.Onların saz tıngırtıları bir hayaletin hışırtılarıdır. Seslerin içliliğinden ne anlıyorlardı?

Onlar temiz de değillerdi. Derin görünsün diye bütün sularını bulandırmışlardır. Ve böylelikle barıştırıcı görünmek istediler.Fakat bence aracı, karıştırıcıdırlar. Yarım ve pistirler.Ah, ben ağımı onların denizlerine daldırdım ve balık avlamak istedim. Fakat daima eski bir tanrının başını çektim.Böylece deniz ancak bir taş vermiş oldu. Bizzat onlar da denizden gelmiş olabilirler.Tabii içlerinde inci vardır. Fakat kabuklu hayvanlara o nispette benzerler.

Ve kendilerinde ruh yerine ekseriya tuzlu bir sümük buldum.Onlar denizden gurur da öğrenmişlerdir. Deniz tavus kuşlarının en güzeli değil mi? Tavus en çirkin bir manda karşısında bile kuyruğunu açar gümüşten ve ipekten kanatlarından hiç bıkkınlık göstermez.

Manda hayretle bunu seyreder. Ruhunda kuma yakın, sazlıklara daha yakın, batağa en yakın olarak.Mandaya güzellikten, denizden ve tavus süsünden ne? Şairlere bu sembolü söylerim.Gerçekten, onların ruhları tavusların tavusudur ve bir kibir denizidir.Şairin ruhu seyirci ister. İsterse seyirci manda olsun.Fakat ben, bu ruh dan bezdim. Ve görüyorum ki o da kendinden bezecek.Ben şairleri değişmiş ve bakışları kendilerine yönelmiş görüyorum.Ruh tövbekarlığının geldiğini görüyorum. Bunlar onlardan meydana gelmiştir.Zerdüşt böyle dedi.


Friedrich Nietzsche
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:56:01
Zerdüşt'ten

ölüm öğütleyenler vardır. dünya , hayattan çekilmelerini önerdiğimiz böyleleriyle doludur.
işte böyle gereksiz insanlarla doludur dünya.bu fazlalar yüzünden hayat bozulmuştur.bunları "sonsun hayat" sözleriyle kandırıp
bu dünyadan ayırmak gerek.
ölüm öğütleyenlere sarı veya kara diyorlar.fakat ben onları size başka renklerde de göstermek istiyorum.
işte içlerinde vahşi hayvan taşıyan , keyfetmek ve kendini yemekten başka bir şey yapamayan korkunçlar.onların keyifleri de bir kendini yenmedir.
bu korkunçlar daha insan bile olamamışlardır.varsın ölüm vaat etsinler ve kendileri de göçsünler.
işte ruhu veremliler:daha doğmadan , ölmeye başlarlar ve yorgunluktan bir tarafa çekilip kendi kendine özlem çekerler.onlar
ölmeyi istiolar.bizim de onların bu arzusunu onaylamamız gerekir.bu ölüleri diriltmekten ve bu canlı tabutları zedelemekten
sakınalım.
karşılarına bir hasta bir ihtiyar bir cenaze çıksa hemen "hayat boştur" derler.fakat kendileri ve varlığın yalnız bir
yüzünü gören gözleri boştur.
yoğun bir kedere bürünmüş ve ölüm getirecek küçük rastlantılara inanıp böyle beklerler ve dişlerini gıcırdatırlar.
veyahut şekerlemelerine uzanırlar ve çocuklarıyla alay ederler: bir saman çöpüne asılı durmakla alay ederler.onların hikmeti
şudur:"yaşamak isteyen delidir.işte biz bu kadar deliyiz ve hayatta en büyük delilik budur."
"hayat yalnız acıdır."bazıları böyle derler ve bu yalan değildir.
öyleyse bu hayatın bitmesine çalışın.öyleyse yalnız acı olan bu hayatın bitmesine çalışın.
erdemleri onların şu öğüdü vermelidir:"sen kendini öldürmelisin.sen kendini bu hayattan çekmelisin."
ölüm öğütleyenlerden bazıları,"şehvet günahtır"derler."bırakın kenara çekilelim ve çocuk yapmayalım."
bazıları da:"doğurmak güçtür," der. ve niye doğurmalı? " bütün doğanlar mutsuz oluyolar" bunlar da ölüm öğütçüleridir.
yine bir kısımları "acımak gerek. neyim varsa alın. ben ne isem alın ki hayata daha az bağlanayım" der.
fakat tam merhametli olsalardı en yakınlarını hayattan bıktırırlardı.kötü olmak , onların gerçek iyilikleri olurdu.
fakat bunlar hayattan çekilmek isterler.başkalarını zincirleri ve armağanlarıyla hayata daha sıkı bağlanmaktan ne bekliyolar?
hayatları vahşi bir çalışma ve huzursuzlukan ibaret olanlar, sizler, hayattan pek yorgun değil misiniz?ölüm öğütçüleri
için pek olgun değil misiniz?
vahşi çalışmayı aceleyi yeniyi yabancıyı seven sizler kendinizden memnun değilsiniz.çalışmanız kendinizi unutmak için arzu ve bir kaçmadır.
hayata daha fazla inansaydınız,kendini "an"a bu kadar kaptırmazdınız.fakat beklemek için , hatta tembellik etmek için bile
yeteri kadar isteğiniz yok.
her yerde ölüm öğütleyenlerin sesi çınlıyor ve dünya,kendilerine ölüm öğütlenmesi gereken böyle insanlarla doludur.
ya sonsuz hayat? bence onlar için uygun , yeter ki tez göçsünler..

zerdüştten..
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:57:01
Yalnız / Friedrich Nietzsche

YALNIZ


Haykıran kargalar
Darmadağın uçuşuyor kente doğru:
Neredeyse yağacak kar
Yeri yurdu olanlara ne mutlu!

Donmuş kalakaldın,
Hanidir gözlerin arkada!
Boşuna kaçışın, ey çılgın,
Kıştan uzaklara!

Dilsiz ve soğuk binlerce çöle
Açılan bir kapıdır dünya!
İnsan senin yitirdiğini yitirse
Bir yerlerde duramaz bir daha!

Sen şimdi solgun, sarı
Kış gurbetlerine lanetli,
Hep soğuk gök katlarını
Arayan bir duman gibi.

Uç git kuş, söyle ezgini
Issız çöl kuşlarının sesiyle!
Göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini
Buzların, alayların içine!


Haykıran kargalar
Uçuşuyor kentten yana, dağınık:
Nerdeyse yağacak kar
Yeri yurdu olmayana çok yazık!


Friedrich Nietzsche


Çeviren: Behçet Necatigil
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:57:01
Üstün İnsan (felsefesi)

İnsan eksik, tamamlanmamış bir varlıktır, açıktır her şeye: Gerisin geri de gidebilir, sağa sola da sapabilir, yukarılara da yükselebilir. Öyleyse insanın yönünü, ereğini belirlemeli. "Hayat, hep kendini altedendir." Hayata ayak uydurmaktan, hayatla yöndeş olmaktan başka sağlam yol yoktur. İnsan eksiktir, ama bu eksiği kendisi giderecektir; kurtuluş kendisinden gelecektir ona; şimdiye dek kendi dışında sanarak yücelttiği varlıkların bütün görkemi, güzelliği onun olacaktır. Bir var ki insan, kendi içinde kalarak gerçekleştiremez bunu; insan varlığının yöneldiği, erek bildiği bir örnek koymak gerek onun üstüne: Üstinsan. İnsan, var gücünü seferber ederek bu örneğe doğru ağmasında hep kendini aşmaya çalışmalıdır.

İnsanın erek olarak hiç bir büyüklüğü yoktur çünkü; o ancak, köprü olarak değerlidir: Üstinsana götüren köprü. Üstinsan, yalnız insanın değil, bütün yeryuvarlağın anlamıdır; yeryüzünde var olan her şey, Üstinsanın yaratılmasına katıldığı ölçüde haklı çıkarabilir varlığını. Üstinsandan yoksun insan, kargaşadan, yıldız doğurmamış bir karanlıktan başka bir şey değildir. Zaman gelmiştir: İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa karanlığına, yok olacaktır.
("Zerdüşt"ün Önsözünden)

...................................*...................................
* *

Nietzsche'nin yazdığı kitaplar ve yayımladığı makalelerde sık sık duyulan bir kavramdır: Üstinsan (Alm. Übermensch).

Üstinsan, fiziksel ve doğaüstü güçlerinden yoksun bir Süpermen ya da Batman değildir. Üstinsan(lar)ın insanlardan farkı, Nietzsche'nin deyimiyle "insana göre maymun" ayarında biri belki. Üstinsan deyimi Nietzsche'nin "Böyle Buyurdu Zerdüşt" isimli kitabında bolca geçer.

Hitler'in, Nietzsche'ye olan saygısı Üstinsan karakteriyle ne kadar orantılı orası bilinmez ama Üstinsan'a olan 'köprü' artık giderek yıkılıyor...

İsterseniz şimdi Nietzsche'nin Üstinsan'ını çeşitli kaynaklardan alınmış alıntılarla daha yakından tanıyalım...




--------------------------------------------------------------------------------


ÜSTÜN-İNSAN


--------------------------------------------------------------------------------
Ahlâk nasıl iyi yüreklilikte değil de kuvvetleyse, insan çabasının amacı da, herkesi yükseltmek değil, daha iyi, daha kuvvetli bireyler geliştirmektir. “İnsanlık değildir amaç, üstün-insandır.” Aklı başında olan her adamın yapacağı en son şeydir, insanlığı geliştirmek. İnsanlık düzelmez, hattâ insanlık diye bir şey yoktur bile. Bir soyutlama işidir, bütün var olan. Bireylerden meydana gelmiş olan geniş bir karınca yığınıdır. Bütünün görünüşü, her çağda bazı şeylerin bazen kazandığı, çoğu başarısızlıkla sonuçlandığı büyük deney atölyesine benziyor daha çok. Bütün deneylerin amacı da, yığının mutluluğu değil, tipin mükemmelleştirilmesidir. Yüksek tipler çıkmazsa, toplumlar varsın batsın, daha iyi. Toplum, bireyin gücünün ve kişiliğinin artması için bir araçtır.
Topluluk kendi başına bir amaç değildir. “Makineler ne işe yarar, bütün bireyler yalnızca onların bakımında kullanılacaksa? Makineler ya da toplumsal örgütler kendi başlarına amaç oldular mı, bu insanlık komedisi demektir.”

Nietzsche ilkin, yeni türlerin üretimini umut eder gibi konuşuyordu. Sonradan üstün-insanını, yığınların bayağılık çamurundan, tehlike ortasında yükselen üstün birey olarak düşünmeye başladı. Varoluşunu, doğal seçimin rastlantısına değil, insan tarafından bile bile dikkatli bir biçimde beslenmesine borçluydu. Çünkü biyolojik süreç, ayrıcalıklı bireye karşı önyargılıdır. Doğa en güzel eserine karşı zalimce davranır. Daha çok bayağı olan, sıradan olanı sever ve korur. Doğa daima insanı belli bir tipe, yığının seviyesine indirmek ister. En iyi olana, çoğunluk hâkim olur daimâ. Üstün-insan ancak insan seçimiyle, soyun düzelmesini öngörmeyle, soylu eğitimle sağ kalabilir.

Yüksek bireylerin aşk uğruna evlenmeleri ne saçma şey! Hizmetçilerle evlenen kahramanlar, terzi kadınlarla evlenen dâhiler! Schopenhauer yanlış söylüyordu. Aşk, soyu düzeltmez. İnsan âşık oldu mu, bütün hayatını etkileyecek kararlar almasına bırakılmamalıdır. Bir insan aynı anda hem sevip hem de akıllı olamaz. Âşıkların birbirlerine verdikleri sözlerinin geçersiz olduğunu açıklamamız ve aşkı evlilik için kanunî bir engel tanımamız gerekir. En iyi olan, ancak en iyi olanla evlenmelidir. Aşk aşağı tabakaya bırakılmalıdır. Evliliğin amacı yalnızca çocuk yapmak değildir, aynı zamanda onları geliştirmektir de.

“Gençsin, evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak istiyorsun. Ama sorarım sana: Çocuk istemeye cüret edecek adam mısın sen? Başarılı mısın? Benliğine hâkim olan mı? Duyularına buyuran mı, erdemlerinin efendisi mi, yoksa isteğinin ardında hayvansı bir taraf ya da gereklilik mi var? Yoksa yalnızlık mı? Yoksa kendi kendine çatışma mı? Çocuk, zaferin ve özgürlüğün özlemini duysun dilerdim. Zaferinin ve kurtuluşunun üzerine canlı anıtlar dikeceksin. Kendinden öteyi kuracaksın. Ama ilkin bedenini ve rûhunu tam sağlamlaştırmalısın. Genişlemekle yetinmeyecek, derinleşeceksin. Evlilik: Var olandan daha üstününü yaratmak için, iki kişinin istemidir derim. Evliliği, böyle bir istemi isteyecek olanların birbirine saygısı olarak kabul ediyorum.

İyi bir doğum olmadan, soyluluk olamaz. Yalnızca akıl, kişiyi soylulaştırmaz. Tersine, aklı soylu yapacak bir şey gerektir hep. Nedir peki, gerek olan? Kan... (Burada rütbe anlamında, ‘Lord’ gibi sözler değil demek istediğim.)

Sağlam ana babadan iyi doğum oldu mu, üstün-insan formülündeki bundan sonra gelen şey, ciddî bir okuldur. Burada mükemmelleşme, tabiî bir şekilde yer alacaktır. Övgüye bile yer verilmeyecektir. İnsanın rahatını sağlayacak şeyler az, sorumluluklar çok olacaktır. Burada bedene sessizce acıya katlanması, istem’e de buyruk dinleyip buyurması öğretilecektir. Özgürlük saçmalığı diye bir şey olmayacaktır. Hoşgörü ve “özgürlük” yüzünden maddî manevî gevşeme olmayacaktır. Bununla birlikte insan bu okulda yürürken, kahkahalarla gülmeyi öğrenecektir. Filozoflar, gülebilme yeteneğine göre sıralanacaklardır. “En yüksek dağları bir adımda aşanlar, bütün tragedyalara gülebilirler.” Üstün-insanın bu eğitiminde ahlâkın sirkesi olmayacaktır. İstem sıkı bir düzene sokulacaktır, ama beden yerilmeyecektir. “Durmayın, raks edin güzel kızlar! Güzel ayak bilekli kızların düşmanı olarak, kötü gözle bakan oyun bozan yoktur karşımızda.” “Üstün-insan bile ayak bileklerinden hoşlanabilir.”

Böyle doğup büyüyen bir adam, iyi ve kötünün ötesindedir. Amacı gerektiriyorsa, ‘böse’ yani kötü olmaktan çekinmez. İyiden çok, korkusuz olur. “İyi nedir? Kahraman olmak iyidir.” “İyi nedir? İnsandaki iktidar duygusunu, iktidar istemini, iktidarın kendini arttıran şeydir. Schlecht, yani kötü nedir? Zayıflıktan gelen her şey.” Üstün-insan baskın belirtisi, amacı olduğu süre tehlike ve mücadele aşkıdır belki de. Her şeyden önce mutluluğu çoğunluğa bırakacaktır. “Zerdüşt uzun yolculuklara çıkanları, tehlikesiz yaşamayı sevmeyenleri severdi.”

Böylece çağımızda, nedenlerinin bayağı olmasına rağmen her türlü savaş iyidir. “İyi bir savaş her türlü nedeni iyi göğüsler.” Devrim bile iyidir; kendi başına değil ama. Çünkü yığınların hakîmiyeti kadar uğursuz bir şey olamaz. Devrimin iyi olmasının nedeni, mücadele anlarının ve fırsat bulamamış bireylerin gizli büyüklüğünü meydana çıkarmasıdır. Bu karışıklıktan, kendini gösterecek olan yıldız doğar. Fransız devriminin karmaşa ve saçmalığından Napolyon çıkmıştır. Rönesans şiddet ve düzensizliğinden, Avrupa’nın o ana kadar görmediği sayısız güçlü birey çıkmıştır.

Enerji, akıl ve gurur... Bunlardır, üstün-insanı yapan. Ama bunların uyumlu hâle getirilmeleri gerekir. Tutkular; isteklerin karmaşasını, kişiliğin gücüne uyduran büyük bir amaç uğruna seçilip birleştirildiklerinde, büyük güçler hâline gelirler. “Bitkilerin bahçıvanı olmayıp, toprağı olan düşünürlerin vay hallerine!” Dürtüleriyle hareket edenler kimlerdir? Zayıflar; dizginleme gücü nedir bilmezler çünkü. Hayır diyebilecek güç yoktur onlarda. Sürekli çatışma durumunda rûhu bozuk kişilerdir. İnsanın kendini disipline sokması budur işte. Ve en büyük şeydir. “Yığınlar içinde herhangi biri olmak istemeyen adam, kendine karşı rahat davranmayı bıraksın. Kişi, amacı için başkalarına özellikle de kendine sert davranmalıdır: Dosta ihânet dışında, uğruna her şeyin yapılabileceği bir amaç gerek. Soyluluğun son örneği, üstün-insanın son formülü budur.”

Ancak böyle bir insanı emeklerimizin hedefi ve ödülü olarak görerek, hayatı sevebiliriz. “Öyle bir amacımız olmalı ki, onun uğruna birbirimizi sevelim.” Ya kendimiz büyük olalım ya da büyük olanın uşağı ve âleti olalım. Ne hoş bir görünümdü o milyonlarca Avrupalı, Bonaparte’ın amacına araç olup, onun adını seve seve anıp düşüp öldüklerinde! Belki aramızda anlayanlar, seviyesine ulaşamadığımız o kişinin, peygamberleri olabilir ve gelmesi için yolunu hazırlayabilir. Bizler, ülkeler ve zamanlarla ilgimiz olmadan, birbirimizden nice farklı olsak da, bu amaç için birleşebiliriz. Zerdüşt bu gizli yardımcıların, bu üstün-insanı sevenlerin seslerini duyabilse, acı da çekiyor olsa, kendi türküsünü söyler. “Siz bugünün yalnızları! Siz ayrı duranlar! Bir gün gelecek, birleşip bir ulus meydana getireceksiniz. Kendi kendinizi seçtiğiniz sizlerden seçkin bir ulus doğacaktır. Bu ulustan da üstün-insan çıkacak.”

Felsefenin Öyküsü - Will Durant
Türkçesi: Ender Gürol




--------------------------------------------------------------------------------


ÜSTİNSAN

--------------------------------------------------------------------------------
Nietzsche'nin üstinsanı ile Amerikan karikatür dünyasında, peleriniyle gökyüzünde uçan Süpermen arasında kesinlikle hiçbir ilişki yoktur. Eğer üstinsan Nietzsche, isim babası olduğu bu mizahın en azından birazına sahip olsaydı, bu kendisi için iyi olabilirdi. Clark Kent hiç değilse, dünyadaki kötüleri ve iyileri etkisine sokmaya çalıştığı saf bir ahlakın adına çaışıyor. Nietzsche'nin üstinsanı bu tür zahmetlerde bulunmuyor bile. Onun üstinsanı için tek bir ahlaki prensip vardır: güç istemi. Ancak, Nietzsche'nin süpermeni, içinde en az o karikatür dünyasındaki kadar çok basit tiplerin bulunduğu bir dünyanın içinden doğuyor.
Üstinsan prototipi Nietzsche’nin dayanılmaz derecede sıkıcı, ama tehlikeli ve psikosomatik semptomları olan Zerdüşt’tür. İtiraf edilmeli ki, Zerdüşt ile ilgili hikâye mecazidir ve davranış kalıplarına işaret eder. Ama İsa peygamber de benzetmeler yaparak konuşurdu ve onun dağda verdiği vaazlarda da çocuksu bir yalınlık vardır. Onların derin anlamlarını idrak etmemiz ise, onlar üzerinde düşünmemize bağlıdır. Ne var ki Zerdüşt benzetmesi çocuksu bir basitliktedir, üstüne defalarca kafa patlatsanız da. Her şeye rağmen yine de önemli bir mesaj içerir. Nietzsche’nin vaazını yaptığı şey, Hıristiyanlık değerlerinin çöküşünden başka bir şey değildir: Ona göre her insan, tanrısız dünyasında, bulunduğu her eylemin tüm sorumluluğunu üstlenmelidir. Prangalara vurulmamış bir özgürlükte kendi değerlerini bulmalıdır. İster tanrısal, ister başka doğa güçleri tarafından olsun, bulunduğu eylemler için hiçbir ceza söz konusu değildir. Nietzsche bunda, 20. Yüzyıl insanının varoluşçu durumunu görüyordu. Ne yazık ki, bu tür koşullar altında nasıl davranılması gerektiği konusunda da görüşler belirmiştir. Nietzsche’ye göre, Zerdüşt’ün izlediği yol şeklinde gösterilen kuralları kendisine yön belleyecek insanlar üstinsan olacaklardı.

Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Nietzsche kitaptaki kahramanı aracılığıyla şöyle der: "Maynun, insan için nedir ? Bir kahkaha veya acı veren bir utanç. Ve işte üstinsan için insan da böyledir: bir kahkaha veya acı veren bir utanç." (Zerdüşt’ün önsözü 3) Başka bir yerinde şöyle buyurur: "İnsanlığın hedefi onun sonu değil, olsa olsa insanlığın en iyi örnekleri olabilir." (Tarihin Yararı ve Zararı Üstüne, 9)

Nietzsche bu bağlamda akılsızca davranarak üstinsanını 'soyluluk' ve 'kan' gibi gevşek düşüncelerle birleştirir. Ama o, bunu ırkçı bir şekilde anlamamaktadır. 'Güç İstemi'nde şöyle yazar. "Sadece doğuştan ve soydan asillik vardır. (Ben burada 'von' ünvanından ve Gotha takviminden (ç.n. Doğu Almanya’da bir kent) bahsetmiyorum: Eşek olanlar için belirtme ihtiyacı duydum da)" Başka bir yerinde de şöyle der: "Platon, Pascal, Spinoza ve Goethe ‘den bahsettiğimde, onların kanının benimkinde gezdiğini biliyorum." Nietzsche’nin gözünde bir Yunanlı, bir Fransız, bir Portekiz Musevîsi ve bir Alman, üstinsan ile aynı derecede kan bağına sahip.

Buna rağmen ırkçı lobi Nietzsche’nin üstinsanını aldı be kendisinde yorumladı. Önce antisemitistler, sonra da faşistler işlerine gelen bölümlere atıfta bulundu. Düşüncelerinin gevşek bağı, ki Nietzsche’nin felsefi eylemi için bu tipik bir özellik, onun felaketi oldu.

Nietzsche’nin felsefesi gözden düştü, çünkü yirminci yüzyılın ilk yarısında grotesk bir şekilde kötüye kullanıldı. Bugün üstinsan hakkında, Nietzsche’nin onu anladığı şekilde konuşmak neredeyse imkânsız hale geldi.

Yazılarının poetik-fragmatik özelliği kasıtlı çarpıtmalar için ne yazık ki fazlaca bir hareket alanı tanımaktadır. Çok şükür ki Nietzsche bize üstinsanı gülünesi bir konuma çekebilmenin fırsatını da tanıdı -ki bu da günümüze en uygun düşen tepkidir belki de.

Kaynak: 90 dakikada NIETZSCHE
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:58:01
NIETZSCHE'in ÜSTİNSAN(LAR)I


Nietzsche'nin ‘Zerdüşt’ adlı büyük şiirinin üç bölümü de bir bilmeceyle açılır. Gördüğümüz gibi mesaj, ağaçlardan düşen incirlerin bulunduğu Sorrente'deki bahçelerde aklından şöyle geçmiştir.



"Eskiden Tanrı denirdi uzak denizlere bakarken, oysa ben, ‘Üstinsan’ demeyi öğrettim size.

Tanrı sanıdır; ama ben sizin sanınızın, yaratıcı iradenizden öteye gitmemesini istiyorum.

Siz bir Tanrı yaratabilir misiniz? -Öyleyse bana hiçbir Tanrı'nın sözünü etmeyin! Oysa ‘Üstinsan’ı pek güzel yaratabilirsiniz.

Belki siz kendiniz değil, kardeşlerim! Fakat siz ‘Üstinsan’ın babalarını ve atalarını yaratabilirsiniz."


Ağustos 1881'de uyarıcı ses, sonunda iyice etkisini gösterdi. 1882 yılında Lou Salomé'ye hitap eden kısa bir şiir, şimşekler çaktıran görünmemin öncesindeki ani sessizliğin en son anlarını betimler:

"Orada, öylece bekliyordum -amaçsız bir beleyiş, iyinin ve kötünün ötesinde kah ışığı kah gölgeyi, gölü, öğleden sonrayı, yönü olmayan zamanı tadıyordum.
Ve aniden arkadaş, bir ilk oldu.
Ve Zerdüşt benim önüme geçti."


Zerdüşt'ün, insan sayesinde Tanrılaştırıldığı yeni bir dini ilan eden kutsal bir kitap olduğunu, bu kitabın beşinci ‘İncil’ olduğunu ve gelecekteki insanlığın "kutsal müjdecisi" olduğunu ve taşkınlıklarının korkutmadığını birkaç arkadaşına kaçamaksız bir şekilde söylemiştir:
Önce Peter Gast'a yazdığı bir mektupta duyduğu sevinç esrikliğinden ve heyecanından sözeder:

"İşte sevgili arkadaşım! Ağustos güneşi tepemde parlıyor, yıl akıp geçiyor, dağlar ve ormanlar gün geçtikçe daha da dinginleşip sessizleşiyor. Düşüncelerimin ufkuna henüz tanımadığım düşünceler tırmanıyor. Ama ben hareketsiz huzuru korumak istiyorum... Ah! Arkadaşım, bazen tehlikeli bir yaşantı sürdüğüm düşüncesi aklıma geliyor. Çünkü, ben ‘patlayabilen makinelerden birisiyim.’ Duygularımın yoğunluğu beni korkuttuğu gibi aynı zamanda da güldürüyor..."


Daha sonra Lou Salomé'ye de biraz daha fazla gizemli fakat anlaşılabilir bir şiir gönderir:

"Arkadaş, der Colomb,
Artık hiçbir Cenovalı'ya güvenme.
O gözüne her zaman derin ufukları kestirir
Ve her zaman en uzak ufuklar onu çekerler!
Çok uzaklara uzanmaya ve zamanın derinliğine
Sevdiğini beraberinde sürüklemeye çalışır;
Etrafımızda büyük sonsuzluk."


Bu sonsuzluk içinde yok olduğumuz sonsuzluktur. Denizcinin sevinci, dansçının saf gülüşü, kâhinin muzaffer kavrayışlığı, arkadaşlığın yüzüstü bıraktığı ve aşkın kapısını hiç çalmadığı bu insanın tasalarını hafifletir.
Daha sonra, Malvida von Meysenburg'a daha açık olan bir mektup yazar:

"Bütün dinlere meydan okudum ve yeni bir kutsal kitap yaptım; benim yeni kitabım, dinde gülmeye daha fazla izin verdiği halde, diğer kitaplar kadar ciddi bir kitaptır."


Öteki dünya ve onun tüm hayaletleri artık yok olmuşlardır; geriye, yazgımızın oynadığı bu dünya kalır. Ama hareketlerimiz bu dünyada, daha önce sahip olmadıkları bir yoğunluk ve değer kazanmışlardır. Çünkü gelecek, bizim, yalnızca bizim, cesur kâşiflerin, şair ve peygamberlerin, yeni Tanrıların heykellerini yapan heykeltıraşların buyruğu altındadır. İnsanlığın ya da onun argonotlarının içine gireceği yolun açılabilmesi için birçok riski göze almak, birçok tehlikelere göğüs germek ve yanlış adım atmamaya çok dikkat etmek gerekir. ‘Üstinsan’a giden yol o kadar zahmetli ve o kadar da bir yoldur ki, altında uçurumların bulunduğu ya da tek bir ipten yapılmış bir köprüyle karşılaştırılabilir:

"İnsan, hayvan ile ‘Üstinsan’ arasında gerili duran bir iptir, uçurumun üzerinde duran bir iptir... İnsanın büyüklüğü onun bir amaç değil de bir köprü olmasıdır. İnsanda sevebileceğimiz şey ise, onun bir geçiş ya da düşüş olmasıdır."


Eğer vazgeçip sürüye katılırsa, eğer güvenliğini, durmadan yinelenen tehlikelere tercih ederse, yalnızlığın yüceliğini reddederek arkadaşlarının ısrarlarına dayanamazsa bir düşüş söz konusu olur.
Bu, Kolomb'un yol arkadaşlarının geriye, Akdeniz'in güvenli koylarına dönmelerini kışkırtan "kötülük eğilimlerinin" ilki ve en ısrarcısıdır:

"Bütün varlıklar şimdiye dek kendilerinden öte bir şey yaratmışlardır: Peki siz bu büyük yükselişin inişi olmak ve insanı altedecek yerde hayvanlara mı dönmek istiyorsunuz?"


Nietzsche aynı serüvene katılacak olan tanımadığı arkadaşlarını uyarmamak için bu kötü eğilimi iyice öğrenmiştir:

"Her yıl benim için gittikçe daha da ağırlaşıyor...
Hastalığın en berbat, en acı verici dönemleri bile varlığımda şu an olduğu kadar çekilmez ve umutsuz olmamışlardır. Ne olmuştur? Şimdiye kadar güven duyduğum insanlardan beni koparan gün gelmiştir. Biri sırtını dönüp gider, öteki başka yere gider, herkes kendi küçük sürüsünü bulur, en bağımsız olan hiç kimseyi bulmaz ve karede yalnız kalır."


Ama gerçekte acı çekiyordu, çünkü bu kesin ayrılış hiç de ona göre değildi. "Sevinçli Bilim"de bulunan bir metin, hiçbir şeyin, insanın kendisini tecrit edilmiş gibi duyumsamasından daha korkunç olmadığını söyler. İnsanın kendi kendisiyle kalması günâhların en kötüsüdür. "Cüzi iradenin vicdanla komşuluk yaptığı" ve sürüyü rahatsız edenlerin vicdan azabı duygusuyla cezalandırıldıkları zamanlar geride kalmıştır. Bilinçli olunabilir ve vicdan azabının kaynakları öğrenilebilir. Daha sonra Kafka'da Nietzsche gibi bunun denemesini yapacaktır. Bilinç, bilinmeyen yüzlerin yansıdığı çok cepheli bir aynadır, unutulmuş seslerin yankısının hâlâ sürdüğü bir mağaradır. Yolundan dönenin vay haline! Tehditlerle dolu olan bu sesleri dinleyenin vay haline!

Eğer insan, şeytanına kulak kabartmayı kabul eder ve onun eline düşerse, ortaya yeni tehlikeler çıkıveriri: Örneğin, Zerdüşt'ün dağılmış bedenini topladığı zavallı ip cambazı gibi. Bu bölüm anlatılırken anlamı bilinmez. Oysa Nietzsche yalnızca bilmecelerle konuştuğunu bize bildirir, yorum hataları yapabileceğimizi önceden bize söyler. O zaman prizmanın arkasında kalarak yanlış yorumlanan gerçeği kavramaya çalışalım.

Nietzsche çocukken bir ip cambazının gösterisine tanık olur. Bu sahne cambazın düşmesiyle son bulur? Her halükârda onun içi titremiştir. Bu resim onun bilincine yer etmiş ve daha sonra yazgısının simgesi olmuştur. Etrafında, Fex Vadisi'nin yalnızlıklarında Kuzey rüzgârının kamçıladığı sarhoş dansçı Ezé kayalıklarına tırmanırken, fırtına çam ağaçlarını köklerinden sökmekte ve tepelerden aşağıya koca kayalar düşmektedir. Ama tüm bunlar onun yüzündeki esin gülüşünü silemiyorlardı. Stendhal'de buna benzer bir anıyı "Kırmızı ve Siyah" adlı romanında yazmamış mıydı?

Belki biraz da Wagner'in Tribschen'deki o güzel günlerde bitirdiği ‘Usta Şarkıcılar’ adlı yapıtı onu etkilemişti. Öbür dramlar ile bu opera arasındaki fark, bu operanın müzikal bir komedi gibi sunulmasıydı. Hafif ve rahatlatıcıydı. Walther bir ilkbahar ozanıydı ve yoluna bir ozanın yoluna çıkabilecek en büyük tehlike çıkar: Onu ve şarkısını karikatürize eden komik bir ozan. Bununla birlikte ip cambazı, uzaktan bakıldığında ‘Üstinsan’ın betimlemesini çiziyordu. Boşluğun üzerinde yalnızca el yordamıyla yol alıyordu. Bu korkunun ve yüksekliğin kurbanıdır. Eğer gerekli güvene sahip olursa, onunla ve onun gereksiz yürekliliğiyle alay eden şarlatanı görmez.
Oysa Zerdüşt şöyle buyuruyordu:

"Derken bütün ağızları susturan ve bütün gözleri faltaşı gibi açtıran bir şey oldu. Çünkü bu arada ip cambazı oyununa başlamıştı: Küçük kapıdan çıkmış, iki kule arasına ve pazar yerinin ve halkın üstüne gerili bir ip boyunca ilerliyordu. Tam yarı yoldayken, küçük kapı bir daha açıldı ve alaca bulaca giysiler içinde soytarıya benzer biri uğradı dışarı ve öncekinin ardından hızlı hızlı yürüdü. ‘İleri, seni topal seni, seni saz benizli seni!

Yoksa ayağımın altına alırım seni ha! Bu kuleler arasında ne işin var? Senin yerin kulenin içi, kilitlemeli seni, kendinden üstün olanın yolunu tıkıyorsun!’ -Her sözle birlikte gittikçe yaklaşıyordu ötekine: Fakat bir adım kala, bütün ağızlarısusturan ve bütün gözleri faltaşı gibi açtıran o şey oldu: Şeytanımsı bir çığlık kopardı ve yolunu tıkayan adamın üzerine atladı. Fakat beriki, rakibinin kazandığını görünce, başı döndü ve ipini şaşırdı. Attığı sırığını sanki bir kol ve bacak çevrintisi gibi, sırıktan daha tez, daldı derine. Pazar yeri ve halk, fırtınaya uğramış deniz gibiydi: Kalabalık darmadağın olmuş, hele gövdenin düşeceği yer de, bir birine girmişti."


Bu soytarı ne gibi bir tehdit savurmuştu da ip cambazı buna dayanabilmişti? Soytarının aklı bir an başına geldiğinde bunu Zerdüşt'e itiraf eder. Eski batıl inançlar onu felç etmişti. Yalnızca böylesi korkularını aşan bir insan maceraya atılmayı deneyebilir... Yalnızca böyle bir insan hayvan ile ‘Üstinsan’ arasında gerili duran ipin üstüne çıkma riskini göze alabilir. İşte zavallı adam küçük kapıdan çıkarken peygamberin atlattığı budur. Hayvan ile ‘Üstinsan’ arasında geçilmesi gereken bu ipten "ya da bu köprüden" başka bir şey yoktur. Bilincimizde bize katılmak isteyen bir sürü boş hayal vardır: Toplumun elinde bunlardan işine gelenleri ortak noktada buluşturan değişik olanaklar vardır. Zerdüşt kentin kapılarına geldiğinde, soytarı bunu ona söyler:

"Git bu kentten Zerdüşt: Senden nefret eden pek çok kişi burada. İyilerle doğrular senden nefret ediyorlar ve seni düşman ve kendilerini horgören biri sayıyorlar. Dine inananlar senden nefret ediyorlar, seni kalabalık için tehlike sayıyorlar. Talihin varmış ki sana güldüler: Gerçek soytarı gibi konuştun Talihin varmış ki şu ölü köpekle arkadaşlık ettin. Böylece alçalarak yakayı kurtardın bugün. Ama git bu kentten, yoksa yarın üstünden atlarım, -tıpkı bir diri bir ölünün üstünden nasıl atlarsa."


Zerdüşt vazgeçmeyecektir. ‘Zaman Makinesi’ onu en uzaktaki geleceklere götürecektir. Geri döndüğü zaman gördüğü "medeniyetin" komik bir görünüşü vardır. Aslında bu, soytarılardan oluşan bir uygarlıktır.

İşte soytarılar böyledir, geçici varlıklardır. Bu insanların kafaları batıl inançlarla doludur. Zaten bu yüzden bin bir türlü çiğ renklerle resimlenmiştir. "Verimsizdirler", bu nedenle güvenleri de yoktur. Oysa yaratmak isteyen kişinin hayalleri ve yıldızları vardır. Yaratıcılar ve peygamberler ‘Üstinsan’ın atalarıdırlar ve dünyaların en iyisinde yer alan tatmin olmuş bir insanlığın babaları olacaklarıdır. Tam bir eşitliğin hüküm süreceği tek sürüde hiçbir çoban olmayacaktır. Aynı yerde yemek yemek, tatlı ve güven verici sıcaklığı elde etmek için birbirine sokulmak, "son" insanların ideali işte budur.

Nietzsche'nin, medeni toplumlarımızda çocuklara önerilen sahte erdemler ile acı acı alay etmeyi iyi becerdiğini kabul etmek gerekir: Hicvi, kendisinin hocası olan Fransız ahlakçılarının hicvini geçer: La Rochefoucauld, Vauvenargues bazen Chamfort ve özellikle Voltaire ve Stendhal. Sertlik bakımından hicvi, yanlış tanıdığı Flaubert'in sertliğine eşittir. İnsanların sonuncusu, düşüş yönünde olan bir evrimin sonunda, iyi insanın en son kişileştirilmesidir. Nietzsche bize bu "sahte cesur insanın" portresini çizmek için Rochefoucauld'un kullandığı çizgileri kullanır. Bu "küçük insanlarda" hiçbir erkeksi erdem, bir kahramanda bulunması gereken hiçbir kaliteyi bulamayız.

Bu "küçük insanların" arasında çok fazla yalan mevcuttur ve yine bu küçük insanların arasında içtenlikli komedyenler çok azdır. Bu sahte erdemli insanların en büyük bölümü kendilerini, onlara boyun eğen insanlardan üstün gören insanlardan oluşur. Boyun eğen insanlar kendi "iyilikleri" ve ruh sağlıkları için boyun eğerler!

"Hizmet ediyorum, hizmet ediyorsun, hizmet ediyoruz, işte bu ‘yönetenlerin’ iki yüzlü ezgisidir. Ve ilk sahibi, ilk hizmetkâr olanların vay haline.

Dürüsttürler, başkalarına karşı yumuşak başlıdırlar, kum taneleri birbirlerine karşı da dürüst ve yumuşak başlıdırlar.

Kimsenin onlara bir kötülük yapmaması için, başkalarına karşı çok ince davranır ve iyilik yaparlar.

Güçten ve canlılıktan yoksun oldukları için hizmet severlerdir. Sonuç olarak ‘korkaklığa’ erdem derler."


"Ahlakın Soykütüğü Üzerine"de Nietzsche bize kaynağı hınç olan bu aktarmaların analizini verir.

"Oysa soylu doğan kişi tamamen güven içinde ve kendisine karşı dürüst bir şekilde yaşar, hınç dolu insan ise kendisine karşı ne dürüst, ne saf, ne de açık yüreklidir. Karanlık bir ruha sahiptir ve gizli köşeleri, gizli kapıları sever; gizli olan her şey onun hoşuna gider, çünkü güvenliğini burada bulur. Hınç dolu insanlardan oluşan ırk, herhangi bir soylu ırktan daha dikkatli olacaktır. Ayrıca dikkate o kadar fazla bir önem verecektir ki, onu var olmanın ilk koşulu olarak görecektir."


Böylece Hegel'in, köleler ve sahipler diyalektiğinin yerine, Nietzsche iki yönlü bir diyalektik koyacaktır: Köleler arasında yapay bir hiyerarşi kuracak ve bunlar sonuçta, her şeyden önce zorba olan devlete boyun eğeceklerdir. Bu diyalektiğin ikinci yönü ise, yaşamın istekleri üzerine kurulu verimli bir eşitsizliği ellerinde bulunduran sahipler ve soylular arasındadır.

Temmuz 1887'de "Ahlakın Soykütüğü Üzerine"ye eklenen önsöz çok aydınlatıcıdır. Kötülük düşüncesinin Nietzsche'de çocukluğundan beri bir takıntı haline geldiğini biliyoruz. Ancak bir gün gelir ve Nietzsche kötülüğün kaynağını aramaktan vazgeçer. Bunun devamında, kötülük ve iyilik, "Masum" bir oluşumun değişiklikleri için gerekli olan kesin değerler olmaktan çıkarlar. Böylece, kendi kendisine şu temel soruyu sorar:

İnsan hangi koşullarda bu iki oluşumu: "İyi ve kötü"yü kullanır? Bunların değerleri nedir? Üzüntü belirtileri midirler? Ya da yaşama isteğine ihanet mi ediyorlardır?

Nietzsche "İnsanca, Pek İnsanca"yı yazdığında onun Paul Reé'den etkilendiği söylenir. Nietzsche ise bunu reddederek, bu yapıtın Voltaire'e ithaf ettiğini açıklar.

Paul Reé'nin kendi felsefesinde hiçbir etki yapamayacağını bir kez daha vurgular. Nietzsche "soylu" insanı, "iyi" insanın karşısına koyacaktır.

Bu psikolojik sorunun üzerine yeniden eğilip, 1887 yılında "Anti-Christ" adlı yapıtını yazar:

"Almanlar Avrupa'da son büyük ürünün hasadına engel oldular: Rönesans. Rönesans'ın ne olduğu anlaşılacak mıdır? Kuşkusuz yalnızca Burckhardt ve Stendhal bunu çok iyi anlamışlardı."


Ancak Reform yengin çıkar ve böylece modern dünyanın isteklerine uyumlu bir kültürün düşünce ve törelerinin evrimini engelleyen eski değerleri Luther yeniden kurar. "Üç Metamorfoz"da Nietzsche tüm değerlerin göreceli olduklarının altını çizer. Bu değerlerin kültür seviyesine bağlı olduklarını, insanlığın ulaşmış olduğu gelişim ile bağlantılı olduklarını vurgular. Kendi kendini disiplin altında tutamayan, anarşik içgüdülerini kontrol edemeyen insan, semer vurulmayı kabul etmelidir. O zamana kadar "adalet" olarak adlandırılan dengeyi, "isyan" yeniden gözden geçirmeyi sağlar. "İsyan", eski ve yeni putları yıkar yıkmaz, "aralarında en kötüsü olan: ‘Devlet’ ve onun çelikten korsesi' üçüncü değişim" mümkün olabilir. İşte o zaman gerçek özerklik söz konusudur:

"Aslan henüz yeni değerleri yaratamaz ancak aslanın doğarken başarabileceği, yeni bir varoluş için kendisini özgürleştirmektir.

Aslanın gereksinimi olan, göreve karşı gelme pahasına da olsa, kendisini serbest bırakmaktır."


Ancak, varlıkların en hafifi, en temizi ve en iyisi kaba kabuğunu kırıp ortaya çıkıveriri:

"Çoçuk, masumiyet ve unutmadır. O bir yenilenme ve oyundur, kendi ekseni etrafında dönen bir tekerlektir, ilk hareket, bir olumluluktur."


Kuşkusuz çocuk bir oyundur, ama ciddi bir oyun. Çocuğun dünyalar yaratma yetisi vardır. Dehanın yarattıkları arasında zorlanmadan yolculuk edebilir. "Canlılık" ve "yaratıklar" bize, ‘Üstinsan’ın simetrik olmayan yüzünü sunarlar. Bizim kurtulmak ve kendimizi aşmak isteğimizi uyandıran canlılıktır:

"Yaşam bunu öğretmişti bana bir zamanlar: 'Ben de yüreklerinizin bilmecesini bununla çözüyorum.'

Gerçek, size diyorum: Geçici olmayan iyi ve kötü yoktur. Onlar kendi isteğiyle, hep yeni baştan altetmelidirler kendilerini.

Siz değerlerinizle, iyi ve kötü üstüne öğretilerinizle güç gösterirseniz, ey değer biçenler: Bu sizin gizli sevginizdir, gönüllerinizin parıldaması, titremesi ve taşmasıdır."


Yaratan irade yıkıcıdır. Eski bir dünyanın yıkıntılarının üzerine yeni bir dünya inşa eder. ‘Üstinsan’ın portresi biraz belirsizdir. İki betimleme arasında gidip gelir. Daha doğrusu bu portrenin çizgileri Nietzsche'nin düşünceleriyle bir zıtlık oluşturmaktadır: Sürünün güven verici sıcaklığından yararlanmak için hemcinslerine sokulmaktan hoşnutluk duyan insan, aslında her hareketini korku yüzünden yapan iyi ve sahte merhametli insandı...

Nietzsche'ye hayranlık duyulan nokta onun, hata duygusuyla kemirilen, kötü bir bilinçlenmeyle yıpratılan, her türlü korkaklığa hazır olan ve kendi kendisini terk ederek yenik düşen bizim batı toplumumuzu vuran hastalığı tanımlamaktaki zenginliktir. Batı uygarlığının hastalıklarının sorumluluğunu Hıristiyanlığa yükler. Gerçekte suçladığı da kendi kültürel değerlerinden, hatta kendi kişiliğinden yana kuşkuya kapılan ve çözümü dinin anormal biçimde yorumlanmasında bulan çağımızın hasta insanıydı.

M. de Saci, Pascal'ı dinlerken hayret ediyordu. Kendi kendisinin canını yakan ve dikenler tarafından vücudunun her bir tarafı yırtılan bu filozofa acıyordu. En büyük kötülüğü yapan romanlar gerçeği abartısız bir şekilde gözler önüne seren katı ve doğru yazılar değildir.

Gerçek kötülüğü yapanlar, "yeraltı" adamının saklandığı labirentin tüm ayrıntılarını anlatmaktan büyük bir zevk alan bu sahte-gerçekçi filmler ve yazılardır. Yoksunluklarının sergilendiği bu gösteriyi beğeniyle izleyen ve bunu kendisine iş edinen insan, kendisini isteyerek mağaraya kapatıp kötü sırlarını yineleyip durur. Anormal zevklerin temini için Hıristiyanlığa çağrıda bulunur. İki yüzlü ve sahte duygularını "erdem" olarak nitelendirir. Bu türdeki insanların çoğalması Nietzsche'yi kaygılandırıyordu.

Ama hiçliğin ve çöküşlüğün kötülüklerini ustalıkla kınıyorsa, bizim için ne büyük bir tehlike oluşturduklarını önceden görüyorsa da, bundan böyle bizim bugünümüzü koşullandıran geleceğin yalnızca bir bölümünü aydınlatabiliyordu. "Üstinsanın" iki yüzü arasında duraksamaktaydı. Rönesans insanının yüzü ya da devrim insanının yüzü: Tutkularını engellemeyen Sézar Borgia, Mirabeau ya da Napolyon gibi ve yaratıcı sanatçılar; Beethoven, Hölderlin ve bir dönemin Wagner'i gibi... Birincisi, "Ahlakın Soykütüğü Üzerine"nin tanımladığı soylu kahraman. İkincisi, iki dünyanın sınırında ayakta duran peygamber, yaşamını tehlikeli denizlere açılarak tehlikeye sokan gezgin, altın postun, dehanın fatihi...

İkinci bir soru daha: Nietzsche günün birinde ‘Üstinsan’ların birbirleriyle karşılaşıp, işbirliği yaparak kuracakları topluluğu nasıl karşılayacaktı? Bu noktada Nietzsche pek aydınlatıcı olmamıştır ve zaten olamazdı da. Aslında görünen şudur ki, ‘Üstinsan’lar -her biri kendi özgünlüğü içinde kapalı olan ve bilgi seviyesinin mükemmelliği sayesinde kendi kendisine yeterli olan- yalnızca birbirlerine olan yakınlıkları sayesinde birleşebilirler. Bu birleşme sonucunda, antik sitelerin modelinde bir gelecek zaman topluluğu ortaya çıkar. İnsanın kişiliğini kaybetmeye mahkûm olduğu izlenimi uyandıran büyük çalkantılara doğru yürüyor muyuz? Oysa ‘Üstinsan’ın evreninde, aristokrat topluluğun yoğunlaşma ve yaratıcılık çabalarının en uç noktasında doğması gerekir. Sonuç olarak, eşitsizliklerin ortadan kaldırılamadığı bu dünyada hayvanlık seviyesini ancak aşabilmiş (hâlâ bu seviyeye gerileme eğilimi olan) günümüz insanının durumu ne olacak? Nietzsche gelecek zaman insanının korkunç tablosunu, tıpkı Wells ve Aldous Huxley'in bilimkurgu romanlarında yaptıkları gibi kendisine mi mal edecektir? Körü körüne merhameti kınadığı halde gerçek ve cesur bir iyiliği de yadsımaz, tıpkı kendi kendisini katı olmaya zorlayan bir arkadaşım iyiliği gibi. Belki yazarı öldükten sonra yayımlanan yapıtlarında bulunan özdeyişlerinde umut ve korkularını okuyabiliriz. Bu özdeyişler, eğitmen Nietzsche adını alabilecek başka bir kitaba konu olabilirler. Nietzsche'nin tanısına olan güvenine bir kez daha hayranlık duyalım. Gelecek yüzyıldaki Avrupa'nın durumu erkek erdemini yine değerli kılacaktır. Çünkü o zamanda sonsuz bir tehlike içinde yaşayacağız.

Dürüst ve cesur insanların, kahramanların ortaya çıkması gerekiyor. Bununla birlikte, ortak bir eğilimin en alt seviyede benzeşenlerin bulunduğu bir kültürün de ortaya çıkması gerekir. Zaten Nietzsche'ye göre -üstün bölgelerde, karşılıklı ve sürekli bir bağımlılık- kurulmuş gibi gözüküyordu:

"Bu milli aptallıklar bitsin artık! Özellikle Avrupa ayaktakımının kollarına düşmesin: Fakirler zenginlere karşı verdikleri mücadeleye gömülmekten asla vazgeçmesin. Aksi takdirde hem halkı, hem de kültürü çürüyecektir. Çin ve Hindistan'ı sömürgeleştirdikten sonra, kendisine de egemen olacak uçsuz bucaksız Rusya ile yüzeyselliğe mahkûm olan Amerika arasında bocalayıp duracaktır! Geceden önceki son şimşek, bu kez korkusunu itiraf ederek, şöyle bağırır: Devam etmesi gerekeni zamanında kurtarın."


Bu gerçekleşmesi yakın olan korkunç bir tanıdır. Ancak bu trajik durum, edilen öğütlerden, Nietzsche'nin keşfedeceği ‘Sonsuz Dönüş’lerden birisinin kaçınılmaz sonucu değil midir?

Kaynak: NIETZSCHE felsefesi
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 11:59:01
Tanrı (Felsefesi)

TANRI

"Tanrının ölümünü, büyük bir reddedişe ve kendi üzerimizde sürekli bir zafere dönüştürmezsek, bu kaybın bedelini ödemek zorunda kalırız."

Kendine "tehlikeli belki'nin filozofu" diyen Nietzsche'nin yazıları arasında masalsı bir parça vardır, DELİ:

O deliyi duymadınız mı: Tanla kalkan, fener yakıp pazar yerine koşan, durmadan bağıran: "Tanrıyı arıyorum! Tanrıyı arıyorum!" Tanrıya inanmayan bir nice kimse vardır o sıra, bir gülüşmedir kopar. Biri: "Ne, yitirmiş mi?" der. "Çocuk gibi yolunu mu yitirmiş?" der bir başkası. "Yoksa saklanıyor mu bizden? Yolculuğa mı çıkmış? Göçmüş mü yoksa?" Bu düzen üzre bağrışırlar, gülüşürler. Deli ortalarına dalar, onları bakışlarıyla deler.

"Nerde mi Tanrı?" diye bağırır. "Söyleyeyim: ÖLDÜRDÜK ONU, sen, ben. Hepimiz onun katilleriyiz. Peki bunu nasıl yaptık? Nasıl yutabildik denizi? Bütün çevreni silmek için süngeri kim verdi bize? Yeryuvarlağını güneşten boşlamakla ne yapmış olduk? Şimdi nereye gidiyor? Biz nereye gidiyoruz şimdi? Bütün güneşlerden uzaklaşmıyor muyuz? Dalmıyor muyuz boyuna: Geriye doğru, yana, ileriye doğru, bütün yönlere? Aşağı diye, yukarı diye bir şey kaldı mı? Sonsuz bir yokluk içindeymiş gibi yoldan sapmıyor muyuz? Soluğunu duymuyor muyuz boş uzayın? Daha da soğumuş değil mi? Gece üstüne gece değil mi yaklaşan? Sabahları fener yakmamız gerekmez mi? Tanrıyı gömen mezarcıların gürültüsünü hiç mi duymuyoruz? Tanrının çürümesinden yayılan kokuyu burnumuz almıyor mu hiç? Tanrılar dahi çürürler. Tanrı öldü. Tanrı ölü duruyor. Hem onu biz öldürdük. Şimdi biz, katiller katili, nasıl avutalım kendimizi? Acunun şimdiye dek edindikleri arasında en kutlu, en güçlü olanı can verdi bıçaklarımız altında. Kim silecek bu kanı üstümüzden? Su var mı arıtacak bizi? Nice yazık-silme yortuları, nice kutsal oyunlar bulmamız gerek bunun için? Bu işin büyüklüğü, bize göre pek büyük değil mi? Buna yalnız değerli görünmek için bile Tanrı olmamız gerekmez mi bizim? Bundan büyük iş başarılmamıştır; her kim bizden sonra doğarsa -bu iş yordamıyla- şimdiye kadar ki bütün tarihten daha yüksek bir tarihin parçası olacaktır.

Deli burada susar, kendisini dinleyenlere bakar; onlar da susarlar, şaşkınlık içinde ona bakarlar. Derken fenerini yere çalar, fener kırılır, söner. "Çok erken geldim" der sonra. "Benim vaktim daha gelmedi: Yolda şimdilik bu devce olay, yürüyor daha, daha erişmedi kulaklarına kişioğullarının. Şimşek, yıldırım zaman ister, zaman ister işler yapıldıktan sonra bile, görülmeden işitilmeden önce. En uzak yıldızlardan daha uzak onlara bu iş şimdilik. OYSA BUNU KENDİLERİ YAPTILAR."

Yine derler ki, o gün deli, birçok kiliseye girer, TANRIYA SONRASIZ AĞIT'ını okur. Dışarı çıkarılıp sorguya çekildikte hep şöyle karşılık verdiği söylenir: "Tanrının mezarlarından, türbelerinden başka nedir ki bu kiliseler?"

Nietzsche'ye göre durum budur; Tanrı insanın içinde ölmüştür, insan kendi eliyle öldürmüştür onu; Tanrının ölümüyle açılan boşluğa yuvarlanmakta; en büyük tehlikeyle, yok olmakla karşı karşıya; fakat bu en büyük tehlike, onun en büyük olanağıdır, insan ne yapıp yapıp bu boşluğu kendi varlığıyla, kendini altederek, doldurmalıdır, ancak böyle değer kazanacaktır Tanrıyı öldürmesi.

("Zerdüşt"ün Önsözünden)

...................................*...................................
* *

Tanrı ve Nietzsche: iki uç kavram.
(...)İsa'nın öldürülmesi, Hıristiyanlarca bir kötülük olarak görülmüştür.

Bugüne kadar işlenmiş günahların en büyüğüdür.

Hatta bu günah sınırsız bir özelliğe sahipti. Katiller yalnızca dramın aktörleri değillerdir: Günah tüm insanlara aittir. Bir insan kötülük yaptığı sürece (her insan kendi payına bu kötülüğü yapmak zorundadır), İsa'yı çarmıha gerer.

Pilatus'un cellatları İsa'yı çarmıha germişlerdi, ama onların çarmıha gerdiği Tanrı kurban edilerek öldürülmüştü: Kurban eden, Adem'den beri günahkârların sınırsızca işledikleri Cürüm'dü. İnsan yaşamının iğrenç bir biçimde gizlediği şey (kirli ve imkânsız olarak taşıdığı her şey, pis kokusu içine yoğunlaşmış kötülük), iyiliği o kadar eksiksiz bir biçimde bozmuştur ki buna yaklaşan hiçbir şey hayal edilemez.

İsa'nın öldürülmesi, Tanrı'nın varlığına saldırır.

Olayların gelişimi öyle bir hal almıştır ki, sanki, yaratıklar yaratıcılarıyla ancak bütünlüğü parçalayan bir yara aracılığıyla iletişime girebilirlermiş gibi görünmektedir.

Yara, Tanrı tarafından istenmiş, arzulanmıştır.

Tanrı da bu yarayı açan insanlardan daha az suçlu değildir.

Diğer yandan -bu da daha az ilginç değildir- bu suçluluk, her suçlu varlığın bütünlüğünü parçalayan yaradır.

Bu şekilde, insanların suçluluğu ile yaralanmış Tanrı ve Tanrı karşısındaki suçluluklarının yaraladığı insanlar, kendi sonları gibi görünen birliğe acı çekerek ulaşırlar.

Eğer karşılıklı olarak bütünlüklerini korumuş olsalardı, eğer insanlar günah işlememiş olsalardı, bir taraftan Tanrı, diğer taraftan insanlar yalnız kalmakta direnirlerdi. Yaratıcı ile yaratılanların birlikte kanlarını akıttıkları, birbirlerini parçaladıkları ve her taraftan -utancın sınır noktasında- işin içine dahil edildikleri bir ölüm gecesi birliktelikleri için zorunlu olmuştur(...)

Kaynak: Nietzsche Üzerine

...................................*...................................
* *

TANRI'NIN ÖLÜMÜ

--------------------------------------------------------------------------------

Trajediyi başlatan ‘Zerdüşt’ şiiri olmuştur. Tüm doğu edebiyatının en güzel şiirlerinden birisi olan bu şiir, aynı zamanda bize Nietzsche'nin evriminin kilidini sunan şiirdir. Berrak ve canlandırıcı bir havanın olduğu Sylvapna'nın karlı doruklarının yakınlarında, masasını kurduğu bu yaylanın üzerinde, Nietzsche geçmişini ve geleceğini kucaklıyordu. Basel'de, -çalışmalarını ve derslerini Sokrates öncesi felsefecilerine adadığı zaman- yavaş yavaş bilincinde çizdiği projeyi şimdi gerçekleştiriyordu.
Nietzsche için tarih, cansız ve geride kalmış olayları boş yere seyretmek, derin bir bilginin basit bir araştırması değildir. Tarih, bütün bir geçmişin ve bugüne bir anlam kazandırabilecek tek unsur olan geleceğin, duyarlılığın en derin yerine yerleştirilmesidir.

Nietzsche işte bu kavramını doğrulamaya çalışacaktı.

"Bu ağaç tek başına duruyor şu dağ başında; insan ve hayvan üzre yükselmiş.

Ve konuşmak istese, kendisini anlayacak kimse bulunmaz; öylesine yükselmiş.

İşte bekler de bekler, -nedir beklediği? Bulutlar otağına pek yakın barındırdığı yer: Yoksa ilk şimşeği mi bekler?"


Zerdüşt'ün kehanetleri, daha doğrusu, hürriyetlerini kazanmak istemeyenler için saklı olan bir geleceğin önceden görünmesi, parabol ve semboller şeklinde "Ahlakın Soykütüğü Üstüne" ve Nietzsche'nin diğer yapıtlarında ortaya çıkar.

Peter Gast'a Sils-Maria'dan yolladığı bir mektuptan öğrendiğime göre Nietzsche, ‘Zerdüşt’ün ikinci bölümünü bitirir bitirmez, bilmecelerle dolu bir kitap yazmayı düşünüyordu: -Çünkü maskeli peygamber, bilmecelerle konuşuyordu. -‘Evrimin Masumiyeti.’

Oysa, kendi benliklerini bulabilmek için, kendisinden uzaklaşmalarını istediği bu garip yandaşlardan ilk kez uzaklaştığında, Zerdüşt onlarla gizemlere bürünmeden konuşur:

"Ve dostlarım olacaksınız bir daha, ve bir tek umudun çocukları: O zaman büyük öğleyi sizinle kutlamak için, üçüncü bir kez olacağım aranızda. Şudur büyük öğle: İnsan, hayvanla Üstinsan arasındaki yolun ortasındadır ve akşam yolunu en büyük umut olarak kutlamaktadır: Çünkü bu yeni bir sabah yoludur. O zaman kutsar kendini batan kişi, karşıya ve öteye geçen kişi, karşıya ve öteye geçen olduğu için; ve bilgisinin güneşi tam tepesinde durur.

‘Öldü bütün Tanrılar. Üstinsanın yaşamasını istiyoruz artık.’ -O büyük öğlede son arzumuz bu ola."


Uzun yolculuklara mahkûm edilen Gezgin, uzun aylar boyunca dolaşıp şimdi yaşama geri döndükten sonra, aslında bu yolculuğun, insanlığın büyük bir olayın bilincine varacağı zaman meydan okuması gerektiği bir macera olduğunu anlıyordu. Bu olayı henüz insanlar işitmemişlerdir. İnsanları eğitmek için dağından ilk kez inen Zerdüşt, ormanda bir ermiş ile karşılaşır. Bu ermiş mutlu yalnızlığını şarkılar besteleyerek ve Tanrı'yı oynayarak meşgul ediyordur. Zerdüşt şaşırmıştır: "Nasıl olur! Bu yaşlı ermiş, Tanrı'nın öldüğünü daha işitmemiş ormanında."

Nietzsche'yi, inançtan uzaklaştıran ve bilginin baş döndürücü ama aynı zamanda tehlikelerle dolu maceralarına sürükleyen nedenler hakkında birçok kez sorular sorulmuştur. Bu açıdan bakılacak olunursa, Nietzsche ve André Gide arasında çok az bir benzerlik vardır. Çünkü Nietzsche omuzlarında Protestanlığın ağır yükünü, "Dünya Nimetleri"ni yazan yazar kadar duyumsamıştır. Renan düşünülüyordu, ama Renan da kuşkuluydu... Nietzsche Hıristiyanlıktan, uzun tartışmalar ve derin bir diyalektik sonucunda kurnazlaşmış bilgeler sayesinde kopmuştur. Nietzsche'deki kopukluk zamansız ve çabuk olmuştur. Gerçeği söylemek gerekirse, yanılmamıştır. Onlar için olduğu gibi, Nietzsche içinde kötülük, çözülmesi gereken soyut bir problem değildir. Kötülük galip gelinmesi gereken bir çatışmadır. Üstelik, Hıristiyanların görüş açısına göre kötülük, dinsizlikten daha büyük bir suçtu. Kuşkusuz Nietzsche, düşman bir dünyada, kendisi gibi, terk edilenleri, öncüleri olarak görüyordu. Özellikle Pascal onun için büyük bir önem taşır. Pascal, Nietzsche'nin yardımına başvurmaktan hoşlandığı kafalı adamlardan birisidir:

"Platon, Pascal, Spinoza ve Goethe hakkında konuştuğum zaman, onların kanlarının benim damarlarımda aktığını biliyorum."


Ama yine de Nietzsche, Pascal'dan çok Yunanlıların yanında yer alır. Onlar gibi Nietzsche'de tinsel kötülükten çok fiziki kötülüğe daha fazla duyarlıdır. Ona göre tinsel kötülüklere, günâha önem veren insanlar, kendilerine ait olmayan bir sorumluluk yüklenirler. Kabullendikleri suçluluk kompleksi onların yaşamında bir engel oluşturur ve kişinin kendi yaşantısını kontrol etmesini önler.

Sanatçı Tanrı kendisini Yunanlıya bir model olarak sunar: Onun kendisine bir şekil vermesini, mermerin ya da taşın içinde gizli kalan heykeli çıkarıp, sonra da gerçekleştirilen bu sanat yapıtının tadına varmasına önerir. Hıristiyan Tanrı ise emredicidir. İnsanın dünya nimetlerinden faydalanması yerine, çile çekmesini ister. Ona göre iyi olan, güzel olan ile birleşemez, çünkü güzelin içinde sakınılması gereken bir günâh eğilimi mevcuttur. Kant'ın dediği "olmalısın" koşulsuz zorunluluğun formülüdür. Bu koşulsuz zorunluluk insanı köleleştirir:

"Koşulsuz zorunluluk askeri komuta alanına girer. Emredildiğinde ve bu emre tamamen boyun eğildiğinde güvenliğin ve düzenin sağlandığında inanan prensler bunu insanlara körü körüne öğretirler."


Kant'dan önce ve Kant'dan sonra da her şey şu problemin etrafında dönüp durur: İnsanı nasıl özgürlüğüne kavuşturmalı? Onu köleliğinden nasıl kurtarmalı?

...Nietzsche şöyle yazar,


"Tanrı olgusunu çürütmek, aslında yalnızca soyut Tanrı'yı çürütmektir."


Şimdi, Nietzsche'nin böylesi korkunç bir mesaja nasıl geldiğini daha yakından görelim.

"Ahlakın Soykütüğü Üstüne" adlı yapıtının önsözünde bulunan değerli bir metin, bizi düşüncelerinin çıkış noktası hakkında aydınlatır:

"Bana özgü ve itiraf etmeyi sevmediğim bir utanma sayesinde -çünkü utanma, ahlak ile, bugüne kadar ahlak adı altında yücelttiğimiz olgular ile ilgilidir- beklenmedik bir zamanda ve ani bir şekilde karşı konulamaz bir güç ile ortaya çıkıveren, gençliğime ve çevreme tamamen zıt olan utanmam sayesinde şu soru önünde kuşkularım ve merakım duruveriyor: İyi ve Kötü hakkındaki düşüncelerimizi kesin olarak nasıl tanımlayabiliriz? -Gerçekte henüz on üç yaşında bir çocuktum ve kötülüğün kaynağı kafamı kurcalayıp duruyordu: Ben o yaşta ilk felsefik yazı denememi bu soruna adadım. (Aslında bu onun ilk otobiyografisidir.) Tüm düşüncelerimden sonra vardığım inanç: Tanrı kötülüğün babasıdır."


Ama nasıl olur da Tanrı kötülüğün babası olabilirdi? İyi ile kötünün ötesinde olan bir Tanrı için kullandığımız "iyi ve kötü" terimlerinin hiçbir mantıklı anlamı yoktu. Genç öğrencinin aklı garip düşüncelerle doluydu ve yalnız düşünceleriyle baş başa kalabilmek için arkadaşlarından uzaklaşmıştı: "Belki de cüzi irade, yazgının en büyük gücünden başka bir şey değildir... Aynı şekilde, iyi de, kötünün en etkili asıl evrimidir." diye düşünüyordu."

Böylece Luther'e, insanın üzerine yüklediği karanlık alınyazısı dogması ve işlememek hakkını elinde bulundurmadığı hataların yükü altında belini büktüğü için gittikçe daha fazla kızıyordu.

Yunan iyimserliği hakkındaki yaygın olan tezlerin bir düzmece olduğunu ileri sürecektir. İlk felsefecilerin dehası acı çekmekten gelişmemiştir. Onlar dünyanın onlara sunduğu gösterinin önünde kuşkularını yenmişler ve kendilerine özgü düzensizliklerinin içinden bir uyum çıkarmayı başarmışlardır.

Adaletin kendisi iki karşıt gücün ortasında bulunan geçici bir dengedir. Dürer'in resimlerinde bu filozoflar da boy göstereceklerdir... Onlar acı ve ölüme karşı mücadele göstereceklerdir... Onlar acı ve ölüme karşı mücadele vermişler ve karşılığında sağlık ve mutluluğu haketmişlerdir. Şayet, Nietzsche'nin ilk denemelerini, Yunan trajedisi döneminde oluşturduğu ‘Felsefe’ adlı denemesinin notlarını okuyacak olursak, onun duraksamalarını görebiliriz. Herakleitos onun hoşuna gider, ama Nietzsche yine de ‘Bir’in ve ‘Çok’un planlarına sahip olan Amaximandros'a daha yakın durur. Anaximandros'un sorduğu soru, Nietzsche'nin kafasını kurcalayıp duran sorunun aynısıdır:

"Oluşumun ve neslin bu durmak bilmez çalışmalarının kaynağı nedir? Doğanın yüzündeki bu acılı kasılmanın kaynağı nedir? Yaşayanların var oldukları tüm çevrelerden gelen ve tıpkı cenaze törenlerindeki inlemeleri anımsatan bu sonsuz iniltiler nereden geliyorlar?"


Anaximandros'dan daha emin olan Herakleitos, kötülük problemini çözümler. Çünkü içinde yaşadığımız evren yalnızca olayları tek yönden gören ve kavrayan dar kafalı olan insanlar için hatalarla, haksızlıklarla ve uyuşmazlıklarla doludur. Eğer Herakleitos'a şu son soruyu, "Ateşi suya, suyu toprağa, ters devir başlayana dek çeviren bu sınırsız geçişin nedeni nedir?" diye soracak olsaydık özenli filozofun yanıtı şu olurdu:

"Bu bir oyundur, trajik bir olay olduğunu sanmayın ve özellikle bunu ahlaki bir sorun haline getirmeyin."


Kendinizi alıştırdığımız bu basit yanıt eğer Schopenhauer'in hâlâ güçlü olan etkisi olmasaydı, Nietzsche tarafından dikkate alınmayacaktı. Nietzsche o dönemde en çok sevdiği filozofun düşüncesini anımsar:

"Bir insanın insan olduğunu söyleyebilmek için, bu insanın aslında var olmaması gereken ama sayısız acı ve ölüm yüzünden var oluşunun cezasını çekmekte olan bir insan olduğunu söylemek gerekir. Böylece bir varlıktan ne beklenebilir? -Biz hepimiz ölüme mahkûm edilmiş günâhkârlar değil miyiz?- Önce yaşayarak, daha sonra da ölerek cezamızı çekiyoruz. Bu, dünyaya gelmemizin gerçeğidir."


Nietzsche bir dram yazmayı düşünüyordu: ‘Empedokles.’ Nietzsche bu yapıtın konusu için en çok sevdiği şair olan Hölderlin'den esinlenmişti. Hölderlin'in dramında olduğu gibi Nietzsche'nin dramında da ‘Empedokles’, var oluşun içinde bulunan çokluktan acı çekiyordu. Ama bununla birlikte, Hölderlin'in kahramanı, varlığının sonsuzlukta yok oluşunun tadını çıkarırken, Nietzsche'nin kahramanı ise ölümü hak ettiği bir ceza olarak görür. Vebanın kurbanı olan bir halkın dramını paylaşan ve bu dramdan dualar okuyarak kurtulmayı deneyen kahraman, sonunda kendisini Etna'ya atarak dünyaya gelme suçunun bedelini öder. Corinne ise sevdiğini izler ve o da kendisini Etna'ya atar. Böylece her ikisi de bu dünyaya gelen herkesi öldüren çarkın kurbanları olurlar.

Nietzsche'nin 1872 yılında önem verdiği düşüncelerin hangileri olduklarının öğrenmek isterse, ‘Zerdüşt’e bakmamız gerekir. İşte en önemli kısımlar:

"Dünya bana bir Tanrı'nın buluşu ve rüyasıymış gibi görünüyor. Dünya canı sıkılmış bir Tanrı'nın gözleri önündeki boyalı buharlara benziyor. İyi ve Kötü, mutluluk ve acı, ve sen, ve ben, benim için bir yaratıcının gözlerinin önündeki boyalı buharlardır. Yaratıcı gözlerini kendi üstünden çekmek istiyordu ve dünyayı yarattı. Acı çeken birisi için gözlerini kendi acısından başka bir yere çevirebilmek baş döndürücü bir mutluluktur."


Nietzsche, 1876 yılında Wagner'den uzaklaştığından gösteriler dünyasının arkasında kendi kendisiyle aynı kalan değişmez bir varlığın yaşadığı bir art dünya olduğundan kuşkulanıyordur. Ölümün sınırında yol alan ve neredeyse kör olan bu duyarlı hastada aniden yükselen bir yaşam coşkusu bu boş hayaletleri onun bilincinden kovar. Kendisine yalnızca mücadele etmeyi ve acı çekmeyi reddeden insanların sığındığı bir dünya gibi gözüken bu art dünyadan kendisini kurtarır:

"Ah kardeşlerim, yarattığım bu Tanrı, insan yapıtı, insan çılgınlığıydı, bütün Tanrılar gibi!"


Nietzsche'yi, Schopenhauer'e çeken neden, bu yazarın "irade ile akıllılık" arasında gerekli olan ayrımı cesur bir şekilde yapmasıydı. Bunu yaparak, varlığın içinde yatan akıldışılığı ortaya çıkmıştı. Kantizm'in içinden, Kant'ın gördüğü ama önünde geri adım attığı sonuçları çıkarmıştı. Schopenhauer iradeye öncelik tanır, akıllılığı ilse fazladan eklemişti. İnsan ruhu akıllılıkla doludur, sevinci, acıyı ve arzuyu anlık olarak ve birbirlerinden ayrı olarak algılayamayız.

Nietzsche o aşamadan sonra ruhtan söz etti. Çünkü ruh da o art dünyaya ait olan boş bir hayaletti. Artık değerini yitirmiş bedenden söz edecekti. Duyarlılık ve akıllılık birbirlerine karışmış gibi görünecekti ona. Tıpkı birinin, ötekinin içinde erimiş olması gibi. Zaten Yunanlılar insan bedenine büyük önem vermemişler miydi? Beden eğitimini diyalektik ile aynı sıraya yerleştirmemişler miydi? Çünkü beden esnek olduğu zaman düşünce de çevik olurdu. ‘Ben’ ile ‘O’nun arasında, her ikisinin de birlikte gelişmelerini sağlayacak sürekli bir hareket belirecektir. Bir gün gelecek ve ‘O’ kendi kendisinin bilincini kazanıp, üstün bir beden yaratacaktı. İşte o zaman ‘Üstinsan’ çok yakında olacaktı. Böylece, Nietzsche yanıltıcı kavramlar olan ‘Bir’i ve ‘Varlık’ı sahte putlardan ayıracaktı ve görüntü dünyası, gerçek olan tek dünya olacaktı. Bu tüm gücümüzle sarılmamız gereken bir dünyayıydı. Thomas Mann da "geçici olanı" her şeyin üzerinde tuttuğu zaman Nietzsche'nin yandaşı haline gelmiştir. Fakat bu kurtuluşun gerçekleşebilmesi için art dünyayı ayakta tutan taşın ve insanın kendi eliyle yaşam verdiği Tanrı'nın yere atılması gerekiyordu. İnsanın kendisini yeniden kazanabilmesinin yolu açılması için, insanın yazgısıyla barışabilmesi için Tanrı'yı öldürmeliydi. ‘Tanrı'nın Ölümü, Sevinçli Bilim’de açıklanmıştır. Ama bu öylesine korkunç bir gerçekti ki, yalnızca cesur olan bir kişi tarafından kaleme alınabilirdi,

"Gündüz gözü fener yakıp sokaklarda durmadan: ‘Tanrı'yı arıyorum!’, ‘Tanrı’yı arıyorum!’ diye bağıran deliden sözedildiğini duydunuz mu? Ne çok Tanrı'ya inanmayan vardı. Onun bu feryatları gülüşmelere neden oldu. ‘Acaba bir çocuk gibi mi kayıp oldu?’ diye sordu birisi. ‘Saklanıyor mu?’, ‘Bizden mi korkuyor acaba?’, ‘Göçmen mi?’ Sokaktaki halk birbirine bu soruları bağırarak soruyor ve gülüşüyordu. Deli kalabalığın arasında karıştı ve kendisine gülen bu insanları şöyle bir süzdü. ‘Tanrı nereye gitti?’ diye bağırdı, ‘Bunu size söyleyeceğim!’ diye devam etti.

‘Biz onu öldürdük... Siz ve ben! Biz, biz hepimiz onun katilleriyiz! İyi de bunu nasıl yaptık? Denizi nasıl boşaltabildik? Karayı denize bağlayan bu zinciri çözdüğümüzde ne yapmış olduk? Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Durmadan düşmüyor muyuz? Öne, arkaya, sağa, sola, her yere düşmüyor muyuz? Hâlâ bir yüksek ve alçak kavramı var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde aylak aylak dolaşmıyor muyuz? Yüzümüzde boşluğun nefesine duyumsamıyor muyuz? Hava şimdi daha soğuk değil mi? Geceler gittikçe daha fazla karanlıklaşmıyor mu? Tanrı öldü! Tanrı öldü! Onu öldüren biziz!

Biz, katiller kendi aramızda birbirimizi nasıl teselli edebiliriz? Dünyanın bugüne kadar sahip olduğu en kutsal ve en güçlü şey kanlı bıçağımızın altında can verdi. Bizi bu kandan kim temizleyecek? Hangi su, bu kanı temizleyebilir? Bu suçun cezasını nasıl ödeyeceğiz? Hangi kutsal oyunu icat etmek zorunda kalacağız? Bu eylemin büyüklüğü bizim için fazla büyük. Yalnızca ona layıkmışız gibi görünmek için, bizim Tanrı olmamız gerekmez mi? Hiçbir zaman böylesine büyük bir eylem olmamıştır ve her ne olursa olsun, bizden sonra doğabilecek olanlar bu büyük eylem yüzünden şimdiye kadar hiçbir tarihin olmadığı kadar büyük olan bir tarihe ait olacaklardır!’"


Bu metin hakkında birçok kez konuşulmuştur, ama Nietzsche'nin her zaman bilmeceler ile konuştuğu unutulmuştur. Bize sunduğu gerçek kırık bir aynada yansıyordur. Bu söylevin hitap ettiği önce eğlenen, daha sonra ise şaşıran kişilerin tutumlarına bakalım. ‘Tanrı'nın Ölümü’nün dramatik görüntüsü ve başlarının üzerinde sallanan tehlikeler onların gözünden kaçmıştı.

Aslında bu insanlar çoktan beri ateizmi benimsemişlerdi. Üstelik kendilerini henüz etkilememiş olan bir olayın önemliliğini yadsıyorlardı. İnsan bu haberin bilincine vardığı zaman kendisini serbest olarak duyumsamayacaktır, tam tersine yükseklik korkusunun avı olacaktır. Onun için söz konusu olan bir devir teslim değildir. Zorlu, acımasız bir dünyada kendisinin sahip olduğu kapasiteyi aşan bir yapıt yaratmak zorunda kalacaktır. İşte her barınaktan kovulmuş, gerçek bir terk edilişe mahkûm olmuştur. Bu dünyada babasını kaybeden bir çocuk kadar yalnız, çaresizdir ve sorumluluklarının yükü altında ezilmektedir. Halbuki bu kurtarıcı cinayeti ertelemek onun elinde değildi.

Tanrı, yaşamın kendisini -kör edici bir ışığa karşı korumak için- gereksinim duyduğu yalanlardan birisidir. Tanrı dermansız gözlerin kalkanıdır. Ama risk daha fazla atlatılamaz:

"Günümüzde cereyan eden olayların en büyüğü Avrupa'da şimdiden kendisini duyumsamaya başladı. Şurası doğrudur ki, böylesi bir olayı kavrayabilmek için yeterli bir bilgiye sahip olanların sayısı azdır. Bu olay, insanlara bir güneşin bir daha doğmamak üzere batması, eski ve derin bir bilincin artık bir kuşkuya dönüşmesi gibi gelir...

İhtiyar dünyamız gün geçtikçe ister istemez daha karamsar, daha kuşkucu, daha yabancı ve daha eski bir görünüme bürünür. Bu büyük olayın ilk sonuçları tanımlanması güç olan yeni bir türün, ışığın, mutluluğun, rahatlamanın, sükûnetin, yüreklendirmenin ve gün doğuşunun habercisi olmuşlardır...

Böylece biz hür felsefeciler, ‘eski Tanrı'nın öldüğünü’ öğrendiğimizde, yeni bir gün doğuşunun ışığıyla aydınladığımızı duyumsuyoruz: Kalbimiz büyük bir minnetle dolup taşıyor.

İşte sonunda, çok belirgin olmasa da önümüzde açılan yeni ufuklara doğru yelken açıyoruz. Bu ufuklarda hür ve tehlikelerden uzak yolculuk edebileceğiz. Deniz bize kucak açıyor. Belki de şimdiye dek böylesi engin bir deniz hiç görülmemiştir."


Bu metin belki daha az dokunaklıdır, ama hiç kuşku yok ki daha fazla dikkat çekicidir. İnsan için en büyük kötülük, kendisini korkuya mahkûm etmesi ve suçluluk duygusu içinde yok olup gitmesi, görevine layık olmaması, kuşkular içinde başka sığınaklar aramasıdır. Aradığı yeni sığınaklar yeni putlardan başka bir şey değildir: Demokrasi ve devlet... İnsan için en büyük iyilik, cesur bir şekilde, tıpkı şövalye Dürer gibi yıkılmış düzenin her bir yerinden çıkan hayaletlere karşı meydan okuması olacaktır. Uçurumlarla dolu bir yolda yolculuk etmesi ya da geleceğin Kristof Kolomb'ları gibi pusulasız bir şekilde kapkara bir gökyüzünün altında, hiçbir kara parçası gözükmeyen bir denizin azgın dalgalarıyla boğuşması, onun için en büyük iyilik olacaktır. Bu belki de korkunç bir yarıştır, ama yüce bir yazgıya ve yeni bir başlangıca giden tek yoldur! Bilinçlenme sayesinde ne olduğumuzu anlarız ve bu kör edici ışık etrafımızdaki sisleri dağıtacak ve sahte putları yok edecektir. Yarı insan hayvanın uzun zamandan beri dolandığı labirentin çıkış yolunun önünde trajik bir cephe yükselecektir.

"İnsanın varoluşundan hiç kimse sorumlu değildir. İnsanın şu ya da bu şekilde olmasından, onun şu ya da bu koşullarda bulunmasından hiç kimse sorumlu değildir. İnsanı yolundan saptırıp belirsiz bir amaca doğru yönlendirmek saçmalıktır. Amaç düşüncesini bir uydurduk. Aslında amaç diye bir şey yoktur.

Tanrı düşüncesi şimdiye kadar varoluşa karşı olan en büyük itiraz olmuştur. Tanrı'yı yadsıyoruz, Tanrı'nın sorumluluğunu yadsıyoruz ve böylece, yalnızca dünyayı biliyoruz."


‘Tanrı'nın Ölümü’, insanın henüz anlaşılmaz olan doğasını yenmek için kabul etmek zorunda olduğu korkunç ve acı verici bir önkoşuldu. Bu koşul olmaksızın insan evrimin içinde yer alamaz. Hepimiz onu yüceltmemiz gereken bir evrimin içinde bulunuyoruz. Bu evrimin içinde yer almamız bizi birbirimize karşı katılaştırıyor ve belki de acımasızlaştırıyor. Ama yine de biz bu evrimin bir parçasıyız. Merhametliliği ve dayanılmaz aklıbaşındalığı yüzünden bizim bu "Hıristiyan" Tanrı'yı mahkûm etmemiz gerekir. Şayet Tanrı var olmaya devam etseydi, insanlık öz güvenini nasıl kazanabilirdi? İnsanın Tanrılaşmasını yasaklayan bir Tanrı'nın varlığına nasıl dayanılabilirdi? Yeni insanın doğması için, insanın ölmesi gerekliydi:

"Benim için söz konusu olan, bir zamanlar Stendhal'in bir Dostoyevski olduğudur. En beklenmedik ilişki, bir kitapçıda yazarının adını bilmediğimiz bir kitabın sayfalarını çevirdiğimizde aniden beliren bir içgüdünün sizin bir akrabanızı bulduğunuzu haber vermesidir.

Bugüne kadar onun ünü ve geçmişi hakkında fazla bir şey bilmiyorum. 1881 yılında ölmüştür. Gençlik yaşlarında mutsuz olmuştur: Burjuva kökenli bir aileden olmasına karşın hastalık ve yoksulluk dolu günler geçirmiştir.

Yirmi yedi yaşında ölüme mahkûm edilmiş, idam sehpasının üzerindeyken, cezası affedilmiştir. Daha sonra Sibirya'da dört yıl kanlı katiller arasında prangaya mahkûm edilmiştir. Bu süreç onun dönüm noktası olmuştur...

Psikolojik önsezisinin gücünü keşfetmiştir. Duyarlılığı artmış ve bir derinlik kazanmıştır. O dönemin anılarını yazdığı ‘Ölüler Evi’ adlı kitabı, yazılan en insancıl kitaplardan birisidir. ‘Yeraltı Notları’ adlı kitabını yine geçirdiği sürgün günlerinden esinlenerek yazmıştır."


Daha sonra Peter Gast'a yazdığı bir mektupta Nietzsche, Dostoyevski'nin psikolojik dehasına olan hayranlığından sözeder. Bununla birlikte, onun en güçlü içgüdülerine karşı koyduğunu da ifade eder. Sanıyoruz ki, Nietzsche ve Dostoyevski arasında yapılacak bir karşılaştırma, aslında temel anlaşmazlığın nedenlerini aydınlatabilir.

Nietzsche Dostoyevski'nin yeraltı dünyası, yeraltı yolları, labirentler hakkında yaptığı ayrıntılı araştırmasını övüyordu. Burada gizlenmiş sofuca yalanlar sayesinde iyi insan ötekilerden gizlenir, kendi kendisinden bile iç çelişkilerini saklar. İşte "Gnôthi Sauton" gerçeği budur. Dostoyevski'nin zavallı kahramanı birbirini izleyen saçma davranışlarda bulunarak, sonunda isyankâr ve acı çeken bir kurban olur. Yüzeysel olarak her şey açık ve berraktır. Ama derinde, azgın sulardan ne korkunç canavarlar çıkıyordu! En kötüler iyilik dolu bir gülüş arkasında itiraf edemedikleri kinlerini gizlerler... En iyiler yalnızca karakterlerinin soyluluğu sayesinde erdeme ulaşabilenler -haksız olduklarına inanıp-, aldatmaca bir merhamete boyun eğerler.

Nietzsche, Dostoyevski'nin betimlediği dünyada İsa dönemindeki Filistin'in hastalarını ve yoksullarını keşfettiğini sanır. Öç almaya susamış, ama yadsımaya hazır bulanık ruhlar:

"İncil'in bizi içine sokmaya çalıştığı dünya, sinir hastalıklarının, çocukça salaklıkların sanki birbirlerine randevu vermiş gibi bir araya geldikleri, adı "Ölüler Evi" olan bir Rus romanında alınmış bir dünyadır."


Nietzsche'nin Rus romancıdan söz ettiği kuşku götürmez. Yazarın adının kullanılmadığı yerlerde dahi "yeraltı" sözcüğünün sıkça yinelenmesi bunu kanıtlamaya yeter. Dostoyevski'nin İsa'ya karşı beslediği duyguları çok iyi biliyoruz. Rus yazar için Tanrı'sız bir dünya "saçma" bir dünya olurdu. Her şeyin "serbest" olduğu bu dünyada doğal olarak kötülük hiçbir sınır tanımazdı. Üstelik Nietzsche'nin kesinlikle mahkûm ettiği suçluluk duygusunda, Dostoyevski selamete giden yolu buluyordu. "Suç ve Ceza" adlı romanda, Sonya'nın yol gösterdiği Raskolnikov, huzuru adalete teslim olmakta bulur. Kötülük konusu onun için yalnızca soyut kalan bir diyalektik alanında değil, aynı zamanda etten ve kemikten olan insanların yaşadığı ortamlarda da kendisini gösterir. Sonuç olarak Dostoyevski İsa'ya güvenir, gerçek yüceliğin sırrını ona sorar. Pascal'a katılarak, Tanrı'sız bir insanın "sefilliğini" kanıtlar. İnsan Tanrı'nın kanununu kabul etmek zorundadır.

"Benim ilkem çok basittir." diye yazmıştır 1868 yılında Nathala von Vizine'ye.
"Ben, İsa'dan daha güzel, daha derin, daha sevimli, daha mantıklı, daha yiğit ve daha mükemmel bir şeyin olmadığına, hiçbir zaman da olamayacağına inanıyorum. Eğer İsa'nın gerçek olmadığını bana kanıtlayabilirlerse ve gerçeğin İsa'nın dışında olduğu doğruysa, ben İsa ile kalmayı gerçek ile kalmaya tercih ederim."


Bu satırlar, Dostoyevski'nin inancının tam olduğunun göstergesidir.

Ama onun da "dünyayı mantığın yönetmediğini" düşünmesine ve "yeraltından" çıkan çelişkileri fark etmesine karşın, Nietzsche gerçeğin bu olmasını yeğliyordu.

Ya da daha doğrusu, gerçeği görüntüler içinde yok olmuş bir varlığa bağlamayı değil de, her zaman hareketli olan bir yaşama bağlamayı, kendisi için yalnızca can sıkıcı bir tanık olan Tanrı'yı yaşamdan uzak tutmayı istiyordu.

"Ahlâki bilincin" boş ve kötürümleştirici kuruntularını yaratan bu Tanrı değil miydi?

"Ama onun gerçekten de ölmesi gerekiyordu. Her şeyi gören gözleriyle insanın içini, tüm utancını ve gizli olan çirkinliğini görüyordu. İnsanın en iğrenç kıvrımlarının içine bile giren, bu patavatsız, aklını acımayla bozmuş be meraklının ölmesi gerekiyordu. Durmadan bana bakıyordu... Ben de bu tanıktan öcümü almak ve yaşamıma son vermek istedim. Her şeyi ve insanı bile gören bu Tanrı'nın ölmesi gerekiyordu."


Edgar Poe'nun bize anlattığı da benzer bir cinayettir. William Wilson da dayanılmaz bir tanıktan aynı şekilde kurtulmuştur. Etrafında, onun tutumunu kınayan ve olabileceği parlak insanın betimlemesini çizenler de vardır. Ama bu kalabalığa karşın insan hareketsiz alınyazısıyla baş başa kalır. Hiç kuşku yok ki, Nietzsche bir trajedinin başlayacağını önceden duyumsamakta çok haklıydı.

Kaynak: Nietzsche felsefesi
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
09.05.2007 12:00:01
Tan Kızıllığı

Töre'ye karşı seferim bu kitapla başlar. onda barut kokuları duyulduğundan değil; terine bambaşka, çok daha tatlı kokular gelir, yeter ki insanın burun delikleri biraz duyar olsun. Ne ağır, ne de hafif topçu ateşi: Kitabın etkileri olumsuzdur ya, kullandığı araçlar hiç de öyle değildir; etki bu araçlardan bir sonuç olarak çıkar, topçu ateşi gibi değil. Gerçi insan bu kitaptan ayrılırken, o ana dek töre adı altında saygı gören, giderek tapınılan herşeye karşı bir çekinme, bir ürkme duyar ama, gene de koca kitapta bir tek olumsuz sözcüğe, bir tek saldırıya, kötülüğe ratslayamazsınız; güneşte yatar o, tostoparlak, mutlu, kayalar arasında güneşlenen bir deniz hayvanı gibi. O deniz hayvanı da benim ayrıca: Kitabın hemen her cümlesi, Cenova yakınındaki o birbiri içine girmiş kayalıklar arasında tasarlanmış, ele geçirilmiştir; orada denizle başbaşaydık, gizli birşeyler vardı aramızda. şimdi bile, bu kitap ne zaman elime geçse, hemen her cümlesi derinlerden benzersiz birşeyler çekip çıkaran bir olta ucu oluverir: Bütün derisi belli belirsiz titreyip ürperir ürperir anılarla. Hani ondaki de az sanat değildir, o uçarcasına, sessizce geçen şeyleri, tanrısal kertenkeleler dediğim o kaçıcı anları yakalamak... Gerçi zavallı kertenkeleleri hemencecik şişleyiveren o genç Yunan tanrısının (Hermes.) kan dökücülüğüyle değil, ama gene de sivri birşeyle, kalemin ucuyla... "Daha ışımamış nice tan kızıllıkları vardır" -bu Hind yazıtını (Rig veda II. 28. 9.) koydum kitabımın girişine. Yeniden bir günün, -ah ardarda günlerin, sayısız yeni günlerle dolu bir dünyanın- başlayacağı o yeni sabahı, o tatlı tan kızıllığını yazar nerede arıyor? Tüm değerlerin yenilenişinde, tüm törel değerlerden kopmakta, o güne dek yasaklanmış, küçümsenmiş, kargınmış herşeye "evet" demekte, güvenmekte. Bu olumlayan kitap, ışığını, sevgisini, sevecenliğini baştanbaşa o kötü şeyler üstüne döküyor; yüce bir hak ve öncelik veriyor. Töreye saldırmıyorum; artık onu yok biliyorum yalnızca... "Ya da" diye bitiyor kitap, -biricik kitap bu, "Ya da" ile biten...

"Kuralın Yerine Getirilmesi". - Bir ahlaksal kurala uymanın, söz verilen ve beklenilen başka bir sonuç ortaya çıkarması, ahlaklıya vaat edilen mutluluk değil de, beklenilenin terine dert ve sefalet getirmesi durumunda, vicdanlı ve korkak kimselere hep, "uygulamada bir şey gözden kaçırılmışdı" demek kalır. En kötü durumda, derin acı çeken ve azilen insanlık şu kararı bile verecektir: "Kuralın iyi uygulanması mümkün değil, biz tümden zayıf ve günahkârız ve temelde ahlaklılık kuralına uyma yeteneğimiz yoktur. Ahlaksal kurallar ve vaatler bizden çok daha iyi olanlar için konulmuş."

Tan Kızıllığı


-II-

Ödevim, insanlığn en yüksek anlamda kendine döneceği, geriye bakacağı, ileriye bakacağı, rastlantının, rahiplerin boyunduruğundan kurtulup, niçin, neden sorularını ilk kez toptan ortaya koyacağı o ânı, o büyük öğle'yi hazırlamak olan ödevim, şu kanının zorunlu sonucudur: İnsanlık doğru yolu bulmamıştır kendi başına; yönetilişi hiç de tanrısal değildir; tersine, o yadsıyan, o bozucu içgüdüler, décadence içgüdüsü onu baştan çıkarmış, hem de en kutsal değerleri arasında hüküm sürmüştür. Törel değerlerin kaynağı sorusu bu yüzden benim için en başta gelen sorulardan biridir; insanlığın geleceği bunun yanıtına bağlıdır çünkü. Aslında herşeyin en iyi ellerde yürütüldüğüne, tek bir kitabın, Kutsal Kitap'ın bize insan yazgısını yöneten tanrısal bilgelik üstüne en son çözümleri getirdiğine, ötesini düşünmemek gerektiğine inanmamızı istemek, gerçekci bir dile çevrildiğinde şuraya varır: Bunun tam tersinin -o acınacak durumun- doğru olduğu, yani bugüne dek insanlığın en kötü ellerde kaldığı, en yeteneksizlerin, düzencilerin, öç güdücülerin, o "ermiş" dedikleri, dünyaya kara çalan, insanlığı lekeleyen kimselerin onu yönettikleri inancı su yüzüne çıksın istemiyorlar. Rahiplerin (o kılık değiştirmiş rahipler, yani feylosoflar da buraya giriyor) yalnız belli bir cemaat içinde değil, hepten dizginleri ele geçirdiklerinin, décadence töresiyle bitiş isteminin gerçek töre sayıldığının en şaşmaz belirtisi, çıkar gözetmezliğe verilen yüzde yüz değer ve bencilliğe her yerde duyulan düşmanlıktır. Bu konuda benden başka türlü düşüneni mikrop bulaşmışlardan sayıyorum... Herkles benden başka türlü düşünüyor ne yazıkki... Bir fizyologun bu değer karşıtlığı üstüne hiç şüphesi yoktur. Örgenlik içinde en önemsiz bir parça, kendini korumayı, güç bütünlemesini, "bencilliğini" hiç şaşmadan yürütmekte az da olsa bir kusur işledi mi, örgenliğin bütünü yozlaşıverir. Fizyolog kesilip atılmasını ister yozlaşan parçanın; onunla dayanışma diye birşey tanımaz; hele ona acımayı hiç mi hiç geçirmez aklından. Ama tam budur rahibin istediği, bütünün, insanlığın yozlaşmasıdır: Bu yüzdendir ki saklayıp korur yozlaşan parçayı, bunun karşılığı olarak da hükmeder ona... O yalancı kavramların, "ruh", "tin" "özgür istem", "tanrı" gibi, törede kullanılan kavramların anlamı, insanlığı fizyolojik olarak yıkmak değil de nedir?... Kendimizi korumayı, bedenin, yani yaşamın gücünü arttırmayı önemsemekten bizi alıkoyuyorlarsa, kansızlığı bnir ülkü, bedeni küçümsemeyi "ruhun kurtuluşu" sayıyorlarsa, bunlar décadence'a götüren yoldur değil de nedir? -Dengeyi yitiriş, doğal içgüdülere karşı karşı direniş, kısacası "çıkar gözetmeyiş", -töre buydu şimdiye dek... Tan Kızıllığı ile ilk kez o bencil olmayan töreye savaş açtım.

Kaynak: Ecco Homo

Geleneğin Ahlaklılığı Kavramı. - İnsanoğlunun binlerce yıllık yaşam tarzı ile karşılaştırıldığında, bugünün insanları olarak biz, çok ahlaksız bir zamanda yaşıyoruz: Ahlakın gücü şaşılacak ölçüde zayıfladı ve ahlaklılık duygusu öylesine nazikleştirildi ve öylesine yükseltildi ki, onu neredeyse uçup gitmiş sayabiliriz. Bundan dolayı dünyaya geç gelen bizler için ahlak oluşumunun temel bilgilerini anlamak zor oluyor, buna rağmen onları bulursak, dilimize yapışıp kalıyor ve dışarı çıkmak istemiyorlar: Çünkü kulağa kaba tınlama veriyorlar! Ya da çünkü ahlaklılığa iftira eder gibi görünüyorlar! Örneğin şu temel ilkede olduğu gibi: Ahlaklılık törelere itaat etmekten başka birşey değildir (özellikle artık değildir), töreler ne tür olurlarsa olsunlar bu ilke değişmez; bununla birlikte töreler geleneksel tarzda davranmak ve değerlendirmelerde bulunmaktır. Geleneğin emretmediği şeylerde ahlak yoktur; ve gelenek yaşamı ne denli az belirlerse, ahlaklılık çemberi de o denli küçülür. Özgür insan ahlaksızdır, çünkü o her bakımdan geleneğe değil, kendisine bağlı olmak ister: "Kötü", insanoğlunun ilk zamanlarındaki bütün durumlarında "bireysel", "bağımsız", "keyfi", "alışılmamış", "öngörülmemiş", "hesaplanamaz" anlamalrına gelir. Hep bu tür durumların ölçütleriyle ölçülür: Gelenek emrettiği için değil, başka güdülerle eylemde bulunulur (örneğin kişisel çıkardan dolayı), hatta geleneğin vaktiyle oluşturduğu güdülerden dolayı da yapılır; o zaman buna ahlaksızlık denir ve yapan kişi tarafından da öyle anlaşılır: Çünkü geleneğe boyun eğildiği için yapılmamıştır. Gelenek nedir? Bize yararlı olan şeyleri emrettiğinden dolayı değil, bize emrettiğinden dolayı itaat ettiğimiz yüksek bir otoritedir. -Gelenek duygusuyla korku duygusu birbirinden nerede ayrılır? O emredici yüksek bir akıldan, kavranılamayan, somut olmayan bir güçten, kişiselden daha fazla bir şey olandan korkmadır... bu korkuda batıl inanç var. -Kökende sağlığın, evliliğin, tedavi sanatının, ziraatın, savaşın, konuşmanın ve susmanın, insanların birbirleriyle ve tanrılarla olan ilişkilerinin bütün eğitim ve bakımı ahlak alanına giriyordu. Ahlak, insanın kendisini birey olarak düşünmeden, kurallara uymasını istiyordu. Başlangıçta her şey gelenekti ve onu aşmak isteyen kimse ya kanun koyucu, ya büyücü, ya da bir çeşit yarı tanrı olmak zorundaydı: Yani öfr ve adetler koymak zorundaydı... korkunç, hayati tehlike yaratan bir şey! -En ahlaklı olan kim? Önce yasaya en çok boyun eğen kimse: Yani bilincini sağa sola ve her küçük zaman dilimine taşıyarak hep yasaya uyacak işlere katlanan Brahman gibi biri. Sonra ona en zor durumlarda bile boyun eğen kimse. En ahlaklı olan kimse, kendini töreye en çok feda eden kimsedir. Peki en büyük özveri hangisidir? Bu sorunun yanıtlanmasından sonra birbirinden farklı çok sayıda ahlaklılık kavramları ortaya çıkmaktadır; ama hâlâ en önemli fark olarak ahlaklılığı en zor boyun eğmeden en çok boyun eğmeyi ayıran fark olmaya devam ediyor. Geleneğe en zor boyun eğmeyi ahlaklılığın bir belirtisi olarak isteyen ahlak güdüsü sizi yanıltmasın! Bireyin kendini aşması, bireye sağlayacağı yararlı sonuçlardan dolayı değil, bireysel olan bütün karşı zevklere ve çıkarlara rağmen ahlak, gelenek egemen görünsün diye talep edilir: Birey kendini feda etmelidir... geleneğe bağlı ahlaklılık bunu gerektirir. -Öte yandan Sokrates'in ayak izlerinden giden ahlakçılar gibi ahlakçılar, kendine hâkim olmayı ve yetingenliği bireyin kendi yararı için, mutluluğu için çok kişisel anahtar olarak tavsiye ederler ki, bunlar bir istisna oluşturur... ve eğer bu bize başka türlü görünürse, nedeni, onların etkisi altında yetiştirikmiş olmamızdır: Onların hepsi, töre ahlaklılığının bütün temsilcileri hiç de tavsiye etmedikleri halde, yeni bir yolda yürüyorlar... ahlaksız olarak kendilerini cemaatten ayırıyorlar ve bunlar kötünün de kötüsüdüler. Aynı şekilde, erdemli bir Romalıya "her şeyden önce kendisi için ikbal peşinde olan" her Hıristiyan... kötü olarak görünürdü. -Bir cemaatın ve dolayısıyla töresel ahlaklılığın bulunduğu her yerde, törenin çiğnenmesi halinde ceza verme görevinin her şeyden önce cemaate ait olduğu düşüncesi egemendir: İfadesi ve sınırı çok zor kavranan ve batıl inanç korkusuyla araştırılmış doğa üstü bir cezadır bu. Cemaat bireyi işlediği fiilin sonucunda yakınlarına ya da cemmate verdiği zararı tekrar düzeltmesi için zorlayabilir; işlediği fiilin sözde etkisi olarak cemaatin üzerinde tanrısal öfke bulutlarının ve hiddet fırtınalarının toplanmasına neden olduğu için kişiden bir çeşit intikam da alabilir... ama kişinin suçunu her şeyden önce kendi suçuymuş gibi duyumsar... "Eğer bu tür fiiller mümkün olmaya başladıysa, töreler gevşedi diye herkesin ruhunda feryatlar başlar." Her bireysel eylem, her bireysel düşünce şekli dehşet uyandırır; tam olarak da, en nadir, en seçkin, en köklü ruhların tarihin akışı içinde hep kötü ve tehlikeli olarak algılanmış olmaktan dolayı ne tür acılara katlandıklarını tahmin etmek mümkün değildir, hatta bunlar kendi kendilerini böyle algılıyorlardı. Töresel ahlaklılığın egemenliği altında her türlü özgünlük vicdansızlaştı; bu ana kadar en iyi kimselerin ufku, olması gerektiğinden daha da çok karardı.
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
11.05.2007 14:26:01
Soyadı küçük harf yazılmış,düzeltilebilir mi acaba?
İmza:Talip Terime yorum yaz
11.05.2007 14:50:01
http://www.edebik.com/ne_nedir/?sayfa=terim_aciklama&terim=737
İmza:BAŞI BAĞLI :) Terime yorum yaz
05.02.2008 09:03:01
ÖYLE BİR HAYAT YAŞIYORUM Kİ ..
Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazılar seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime,
Sonra dedimki 'söz ver kendine'
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki,
Son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymişki zaman,
Hep acele etmem bundan, ANLADIM..

Frederic NIETZSCHE den, Salome'ye yazılmıştır
İmza: Terime yorum yaz
05.02.2008 09:13:01
1- Babanın gizlediği şey, oğulda açığa çıkar.

2- Şüphe değil, kesinliktir insanı deli eden.

3- Neden'i olan, Nasıl'a katlanır.

4- Uçurumları sevenin ,kanatları olmalı.

5- Ümit en son kötülüktür. Çünkü işkenceyi uzatır.

6- Kötü belleğin iyi tarafı, aynı şeylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktır.

7- Alev, başka şeyleri aydınlattığı kadar aydınlatmaz kendini. Bilge de böyledir.

8- İnsan hatasını bir başkasına itiraf ettiğinde unutur onu; ama çoğu kez öteki kişi bunu unutmaz.

9- Eylem ve vicdan genellikle uyuşmazlar. Eylem, ağaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan onları gereğinden çok olgunlaşmaya bırakır, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.

10- Ruh arayanda, hiç ruh yoktur.

11- Gür ırmaklar kendileriyle birlikte bir çok çakıl ve çalı çırpıyı da sürükler; güçlü ruhlar da bir çok aptal ve mankafayı.

12- Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.

13- Acıların bölüşülmesi değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan.

14- Küçücük bağışlarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır.

15- Bir kez yürünmüş bir yola düşenlerin sayısı çoktur, hedefe ulaşan az.

16- Bir derin kuyuya benzer yalnız. Taş atmak kolaydır içine: ama bu taş dibe inecek olursa, deyin bana, kim çıkarabilir?

17- Kişioğlu da ağaca benzer, ne denli yükseğe ve ışığa çıkmak isterse, o denli kök salar yere, aşağılara, karanlığa, deliliğe, kötülüğe.

18- Kendi omuzuna tırman. Başka nasıl yükselebilirsin ki!

19- Bir insana yapilacak en kötü şey onu utandırmaktır.

20- Müzik temelde bizde belli bir oranda güç kazanan yaşam duygusunun özünde gizli olan acıyı anlatır; müziğin verdiği heyecanın yapısındada bu acıdan uzaklaşıp onu uzaktan izleme düşüncesi vardır.

21- Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.

22- Bu da dahil tüm genellemeler yanlıştır.

Friedrich NIETZSCHE
İmza: Terime yorum yaz
16.02.2009 00:48:01
MÜSLAMAN OLMASINI İSTEDİĞİMDÜŞÜNÜRLERDEN BİRİ...
İmza:kelamcı Terime yorum yaz
21.05.2009 14:17:01
"Beni öldürmeyen şey güçlendirir"

Bu çok doğru bulduğum birkaç söyleminden birisi.

Sevgiyle.
İmza: Terime yorum yaz
 

Künye | Hakkımızda | Kurallarımız | Reklam | Yardım | İstatistikler | İletişim 

Edebik.Com da yeralan bilgilerin her hakkı,aksi belirtilmediği sürece edebik.com a aittir. Edebik.Com bir kültür-düşün sitesidir. Kuruluş amacı kültürel alış-veriştir. Kâr amacı gütmemektedir. Sitemizde yeralan tüm bilgi, içerik yalnızca kültürel alış-veriş amacıyla yayınlanmaktadır. Sitemizde bilgi niteliğindeki her türlü içerik kaynak gösterilmek kaydı ile izne gerek duyulmadan yayınlanabilir.